Archives Haziran 2020

2. Yol Ayrımı / #ozanlayolda 60.Gün

by Russ Kramer 

Geldik 2.ayın sonuna, yine bir Z raporu alma vaktidir. Elbette yine bir aylık süreçte minik virajlardan dönüp, yeni manzaraları izleme şansı ya da virajı döndüğümüz anda karşıdan gelen arabayla kafa kafaya çarpışmadan son anda kurtulmak gibi uç noktalarda ve birbirine zıt deneyimler yaşadım. Ve yine diyorum ki; olan her şeye teşekkür ederim!

İlk ayda neler olduğunu 30 ve 31.gün yazılarımda yazmıştım. İki ay arasında çok net bir fark görüyorum. İlk ayı sayılarla ölçebilirken, ikinci aya dair hiç böyle bir şey yapamadım açıkçası. Yazılara göz gezdirip, biriken deneyimlere baktığımda bunu yapamamamın gayet normal olduğunu ve neden olduğunu daha iyi anladım.

Şimdi neden böyle oldu önce onu konuşalım. İkisinin arasında fark olmasının sebebi bir kararı ilk aldığım andaki istek ve enerjiden kaynaklı olarak, daha hızlı ve pratik şeylerin peşinden gitmem ardından da yolda biraz daha sakinleşim bütün olayların derinlemesine bir yolculuğa başlamamdan kaynaklı. Hepimizde böyle değil midir zaten? Bir seçim yaparız ve hadi, harekete geç modu aktifleşir. Ne kadar imkan varsa değerlendirip, ne kadar araç varsa kullanmaya başlarız. Bu yorar, yordu da.

Ancak benim yorgunluğumun ne imkanları değerlendirmekten ne de araçların hepsini kullanmaktan. Kendi adıma bildiğim çok iyi bir şey var, keyif aldığım şeyleri yaparken yorgunluk dediğimiz şeyi asla hissetmiyorum. İlk ayda yaptıklarım da çok sevdiğim şeylerdi, ikinci ayda yaptıklarım da. E beni ne yordu? İtiraf etmeliyim ki evde oturmak yordu. Denize, gökyüzüne, doğaya karşı bitmek bilmeyen bir tutkuyla dolu olan beni bu kadar evde oturtmak yorgunluğa sebep oldu.

Bunu hissetmeye başladığım andan itibaren hızımı yavaşlatıp, daha sakin ve farkındalığı yüksek durumlara geçiş yaptım. O yüzden yazdıklarımda ve yaşadıklarımda konular hep derinlemesine gitti. Her iki durum da doğal ve olması gerekendi. Sonuçta aynı yüksek hızla yolu gidemeyeceğim gibi, benzin de almak gerekiyor değil mi? Fakat burada yine ne hissettiğimi ayırt edebilmeliydim ve bunu yapabildiğim için kendimi tebrik ettim.

Neydi ayırt edebildiğim şey? Hızlı başlayan bir yolculukta, gelen yorgunluğun neyden kaynaklı olduğu ve sonucunda vereceğim tepkilerin nasıl olması gerektiğiydi. Bu ne demek? Az önce anlattığım gibi yorgunluğun sebebi yaptıklarım değil de başka bir şeydi. Eğer  o kısmı karıştırıp ardından da “bu yol beni çok yordu” diyip vazgeçebilirdim. Kritik nokta tam da buradaydı ve orayı sorunsuzca geçebildim. Hepimiz aslında farkında olmadan çoğu şeyden bu tarz karışıklıklardan ötürü vazgeçiyoruz.

Girişimciler iyi bilir, ölüm vadisinden sonradır asıl sıçrama; uzun mesafe yarışçıları başta depar atmaz; ağaç olgunlaşmadan meyve verirse dalları kırılır… Çalışmak, beklemek, olgunlaşmak. Yola adanma sadece durmakla olmayacağı gibi sadece çok çalışmakla da olmuyor. Bazen durup, dinlenmeli ve nefes almalı insan.

Ya Ozan hep mi böyle pozitif, hep mi her şey yolunda?

Elbette değil. Çok canımı yakan bir konu var mesela. Moralimin bozulduğu anlar var. Özlediklerim var. Sinirlendiğim, içten içe beni geren yerler var. Ama hepsini ortaya koyunca bir bakıyorum, yapabileceğim bir şey var mı diye? Önce temelden gelip neden, sonra çözüm varsa nasıl ve ardından uygulama. Eşittirin sağ kısmına baktığımda yapabileceğim bir şey yoksa, olduğu gibi kabullenmekten başka bir çözüm yöntemi kalmıyor. Hepsinin mutlaka taşıdığı bir anlam ve verdiği bir ders var. O yüzden an’laşmak önemli şey. Yoksa benim de gözlerim doluyor yahu!

Bir ayın sonunda  diyebileceğim en net şey, sahip olduklarımızın kıymetini bilmek olacaktır. Sevdiklerimiz, bizi sevenler, hayatımızda bizlere bir şeyler öğretenler, yol açanlar veya yolu tıkayanlar, göründüğü gibi olanlar veya olduğunu saklayanlar, idollerimiz, bizi örnek alanlar… Ve kendimiz, iyi ki varız!

İçten Gelen Yol / #ozanlayolda 59.Gün

by Schin Loong

“…
Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez
Gönülden gönüle giden…” – Neşet Ertaş


Enerjisini fazlasıyla hissettiren  ve önümüzdeki yeni yolcululuklara kapılar açan, sendromun çok bir anlam ifade etmediği bir Pazartesi sabahında başladım aklımın ve ruhumun içindekileri kelimelere dökmeye… Çok heyecanlı olduğum zamanlarda uzun cümleler kurmak beni mutlu ediyor neden bilmiyorum. Heyecandan konuşamamak gibi durumu da pek yaşamamışımdır o yüzden heyecanı hissettiğimde daha da enerji doluyorum. İşte öyle bir gün!

Yazılarımı okuyanlardan aldığım yorumlar; seninle sohbet ediyormuşum gibi oluyor, kendimi buluyorum, yazdıkların çok içten cümleleri etrafında şekilleniyor genelde. Hepsinin merkezinde ise tek bir kavram var zaten anlamı da içten gelen demek olan, etimolojik kökeninde Arapça’da “bir şeyin en iç kısmı, özü” demek olan; samimiyet.

Z kuşağının gündemde olduğu son günlerde, kuşağın bütün temsilcilerinin karakter yapılarında öne çıkan özelliklerden birisi olan bu kavram hayatımızda giderek daha da önem kazanacak gibi görünüyor. Bir yandan da acı gerçekleri su yüzüne çıkartıyor. Biz yine konuyu iki parçada değerlendirip, nasıl bir sonuca varacağız bakalım.

Önce, önceden olan ve bugünümüze etki eden samimiyet yoksunluğu…

Doğasında birbiriyle etkileşime geçmek olan insan zaman içerisinde bu etkileşimin farklı yollarını denedi ve öğrendi. Öğrendiklerinin üzerine çalışmalar yaparak, yaşadığı gelişmeyle birlikte bu yollarda da farklı tarzlar edindi. Kendini ifade etmek niyetiyle ortaya çıkan süreçte öncesinde yaşadığı deneyimler ve geleceğin belirsizliği kaygısı yüzünden bu niyetini ve kendini korumaya almaya çalıştı. Bu koruma hissi öncelerinde belki istemsizdi ancak zaman içerisinde, bence ekonomik çıkarların da büyük etkisiyle, istemli bir şekilde yapılan eylemlere dönüştü.

Kendini korumaya alan insan, korumaya aldığı noktaları kimi zaman hiç ifade etmemekle birlikte eksik veya yanlış ifade ettiği durumlar olmaya başladı. Gelin bir örnek üzerinden pekiştirelim. Geçmişte kendi inandığı doğruları söylediği bir şekilde zarar görmüş bir ebeveyn tarafından büyütüldüyseniz, düşündüklerinizi söylememeniz için öğütler almış olabilirsiniz. Başka bir açıdan kendini ifade eden bir bireyin karşı taraftan herhangi bir şekilde, bir flört süreci ya da iş görüşmesi olabilir, olumsuz yanıt aldığına tanık olduysanız bilinçaltınız size “karşının duymak istediklerini söyle” gibi bir taktiksel yaklaşımda bulunmuş olabilir. Ancak hepimiz biliyoruz ki samimiyetsizlik açıkça hissedilir bir durumdur.

Şu anımızda yakaladığımız ve geleceğimize etki eden samimiyet…

Bütün bunların tersi yönde, ilk başta da bahsettiğim gibi bireyin kendi özünden geleni rahatlıkla ifade edebilmesi gayet kabul edilebilir bir durumdur. Ve hatta bundan doğalı da yoktur… Hissettiklerimizi ve düşüncelerimizi karşıya aktarabilmek içimizde büyük bir rahatlamanın kaynağı olurken, bunu yapamamak bizi fazlasıyla sıkıntılı bir sürece sürükleyebilir. Bulunduğumuz durum ve şartlar doğrultusunda bunu yapabilmek büyük beceridir.

Kimi zaman olacak olanlardan korkup kimi zamanda “söylesem tesiri yok, sussam gönlüm razı değil” çelişkisiyle kendini boğuşurken bulabilir insan.  Korkularımızı kabullenemediğimiz bir düzende, korkarak içimizden geçenleri söyleyememek muhtemeldir. Önce kendimizi kabullenip, ardından olduğumuz gibi kendimizi ifade ederken, karşımızdakinin de bizi olduğumuz gibi kabul etmesi bu etkileşimin çerçevesini oluşturmakta.

Ancak samimiyet çerçevesinin de suistimal edilmesi ve bireyler tarafından farklı yorumlanması da mümkün. Bu çerçeveyi gördüğü resimle dolduran aynı resmi karşıdaki göremeyince, görse de aynı değeri vermeyince üzülebiliyor ve kızgınlık sürecine girebiliyor. Bu yüzden dikkat etmemiz gereken noktalardan birisi de neyi; nasıl söylediğimizdir. Eğer söylem tarzımıza dikkat etmezsek, ne söylediğimiz bütün anlamını yitirebilir. Bir kez olsun haklıyken haksız duruma düştüyseniz bunu çok iyi bilirsiniz.

Geldiğimiz noktada gerek yenil nesil, gerekse bizden önceki nesillerle olan etkileşimimiz olumlu anlamda etkilemek istiyorsak samimiyet bizim için önemli bir değer olacaktır.  Müşterisine samimi yaklaşmayan marka da, sevgilisine samimi olmayan partner de, samimiyetsiz bir takım oyunu da bir gün mutlaka kötü bir kapanış yapacaktır. Eğer hem kendimizi hem karşıyı rahat hissettirecek bir durumda bu etkileşime devam edersek, bütün yaşanacakların ne kadar keyif olduğunu ancak ve ancak o zaman anlıyor oluruz. Ve bütün biriken anılar, güzel bir çerçevenin içini doldurduktan sonra her baktığımızda bize yine aynı hisleri yaşatacaktır.

Yolda Bırakmadıklarım / #ozanlayolda 57. & 58.Gün

by Marjan van der Kooi

Yine bir gün boşluk bırakarak yazıyorum. Sürekli spor yapan bir insansanız, sporu bıraktığınızda günlük rutinlerin sizi daha çok yorduğunu görebilirsiniz. Havalar serin gidiyor derken Türkiye’nin en güneyinde birden sıcaklık artmaya başladı ve bununla birlikte artan nem üzerimde bir hantallık oluşturdu, yine tanıdık bir his yine çözmesi kolay. Bir de düşük enerjilerden çok etkileniyorum kuvvetle muhtemel onun da etkisi var bu son bir iki gündür olan ruh halimde. Hatta bunu bildiğim için ben senelerdir televizyon izlemiyor, uzun zamandır da sosyal medyayla aramda bir mesafe var. Sadece iş odaklı süreçlerde kullanıyorum kendilerini.

Bugüne kadar hep değiştirdiklerimden veya bıraktıklarımdan konuştuk. Yolculuk hep bunlar etrafında mı gidiyor? En önce kendine karşı dürüst olmalı insan, hayır. Değişim yaratmak, kurtulmak, ileri gitmek bunlar hep kulağa hoş gelir çünkü insandaki yapabilme hissini tetikler. Peki ya değiştirmediklerimiz? Bırakamadıklarımız? Değiştirmeyi ya da bırakmayı istemediklerimiz? Buraya kadar olumsuz enerjili sorulardı bir de; Değişmemesi gerekenler? var.

Yine iki parçada konuşalım hepsini…

İlk olarak bir türlü kurtulamadığımız, hala aynı değişmiyor dediğimiz belkide onlarca şey vardır hayatımızda. Değişim elbette her zaman mümkündür. Ancak Antagonist Yasası der ki; değiştirmek istediğin şey ne kadar büyükse karşılacağın direnç o kadar fazladır. Bunu bir düzeni değiştirmek olarak da düşünebilir bir kemiği kırmak olarak da yaklaşabilirsiniz. Değiştirmek istenilen sistem ya da düzen ne denli büyük bir kapsama sahipse onu değiştirmek için o kadar büyük bir enerjiye ihtiyaç olur. Dinamikleri çok farklı olduğu için farklı yaklaşımlar kullanmak gerekirken, değişim sürecini de doğru yönetmek gerekir.

Yanlış kaynayan kemiğin doğru kaynaması için kırılması gerektiği gibi, yanlış yolda giden şeylerinde mutlaka değişmesi gerekir. Ancak kemiğin kırılmasındaki acıdan korktuğumuz gibi bu değişimi başlatmak da bize korkutucu gelebilir. Çünkü karşılacağımız dirence karşı ne cesaretimiz vardır ne de sonunda olacak değişime dair inanç… O yüzden insan burada kader diyip boyun eğer ve o yanlışlıkların arasında kaybolup gider. İşte burası bir türlü değişmeyen, bir türlü bırakamadıklarımızın evreniydi.

Peki ya paralel evrende neler oluyor?

İkinci durum ise ne olursa olsun, nereye gidersek gidelim, kimin gittiği ya da geldiği önemli olmadan değişmemesi gerekenlerdir. Hayat dediğimiz yolculuk bizi doğum ile ölüm arasındaki bir süreçte sayısı çok fazla olan, kimisi heyecan veren kimisi derinden yaralayan, hislerin ve düşüncelerin sürekli değiştiği deneyimlere tabii tutuyor. Bütün bu deneyimlerin çerçevesinde her şey değişiyor mu? Değişmeyen tek şey değişimin ta kendisidir gibi bir cümleyi ne ben yazdım ne siz söylediniz.  

Elbette kimse doğduğu anda olduğu gibi bir hayat sürmüyor ki öyle olsaydı avcı toplayıcı dönemden bugüne gelmemiz zaten mümkün olmazdı.  Ancak biliyoruz ki bazı şeylerden sonra, kendini bilmek gibi, insanda değişmemesi gereken noktalar ortaya çıkıyor. Bunlar karakter, değerler, yaşam tarzı gibi kavramlar olabilir. Bu saydıklarım zaten kolay kolay değişmesin bi zahmet yoksa her yanımızda dengesizliklerle boğuşmak zorunda kalıyoruz.

Ama benim asıl dikkat çekmek istediğim nokta bizim özellikle değişmesini ya da bırakmayı istemediklerimiz. Kızsalar da bağırsalar da bizi büyüten ebeveynlerimize olan bağımız, beş parmağın beşinin bir olmayışıyla güzel olan kardeşlerimiz, kavga etsek de beş dakika sonra keyifle oyun oynayabildiğimiz arkadaşlarımız, bütün yaramazlıklarına rağmen bir öpücükle sinirimizi alan çocuklarımız, canımızı yaksa da bazen saf sevgiyle bağlı olduğumuz sevgilimiz, yendiğinde çok sevindiğimiz ama yenildiğinde de vazgeçmediğimiz takımımız…

Bazı şeylerden vazgeçmenin, bırakmanın zor olduğu gibi bazı şeylerden de özellikle kopmaz insan. Bunun nedenleri, hisleri, sonuçları durumdan duruma değişir. Ama bugün geldiğim noktada görüyorum ki adanmışlık gerektiren bir yol ancak ve ancak teslimiyet ardından da sahip olduklarının kıymetini bilerek ve yanında taşıdıklarından bazılarını yolda bırakmayarak anlamlı bir yolculuk oluyor.

Bu yazı ne kadar yürüsek de, uzaklaştığımızı düşünsek de hep içimizde olacak olanlar içindi. Bizi biz yapanlar, onlar iyi ki varlar…

Yol Düğümleri ve Çözümleri / #ozanlayolda 55. & 56.Gün

by Estefan Gargost

Dün yazamadım çünkü fiziki olarak bir yoldaydım ve ardından da kendimi çok yorgun hissettiğim için ne bilgisayarla ne de telefonla çok vakit geçirebildim. Bir yandan da hala üzerimde taşıdığım gereksiz yüklerin olduğunu ve bunları atmam gerektiğini anladım, onların çözümlemeleriyle geçti bütün akşam.

Çözümleme yapabilmek söylenirken kolay ama yaparken zorlayan eylemlerden. Karmakarışık düşüncelerin, birikmiş deneyimlerin, heyecanların ya da kırgınlıkların bolca olduğu bir kutudan bir şeyleri çıkartmak ya da dolanmış olanları ayırmak cümlenin uzunluğundan da anlaşıldığı hemen ve basit de olmuyor. Ama karamsar olmaya gerek de yok, hep dediğimiz denge üzerine kurulu Dünya’da ne kadar sorun varsa o kadar da çözüm vardır.

Önce bence kafamız neden karışıyor ona bakmak gerekiyor. Eğer ki benim gibi disiplinlerarası bir düşünce sisteminiz varsa ya da empat biriyseniz bu karışıklığın ortaya çıkması an meselesi olabiliyor. Hayallerle başlayan süreçte devamında okumalarla, izlemelerle, dinlemelerle devam ediyor. Ardından zihin bunların hepsine yorum yapıyor. Bir yandan empatinin getirmiş olduğu benim dışımdaki hisler de eklenince, bütün bunların arasından hangisi benim hangisi değil ayırmak gerekiyor. Bunu 2015’ten önce sorsaydınız bana çok daha farklı cevaplar alırdınız, kendimi dinlemeyi öğrendiğimden bu yana çok daha rahatım.

Etrafımızdaki çoğu insanda bu karışıklığı görmek mümkün ama kim farkında önemli olan o. Kendi düşüncelerini, kendi hislerini ayırt edemeyen insan esen rüzgarın savurduğu yaprak gibi inişli çıkışlı bir hayatın ortasında buluyor kendini.  Bu tarzdaki insanlara baktığımızda da çoğunlukla sorunu dışarıdan kaynaklı olduğunu düşündüklerini görebiliyorum. Büyük hata.

Son zamanlarda okuduğum kitaplar arasında beni en çok etkileyenlerden birisi Kalıtsal Aile Travmaları üzerine yazılan “Seninle Başlamadı” oldu.Temel olarak odaklandığı nokta şu anda yaşadıklarımızın, bizim için en zorlu deneyimlerin aslında bizden nesiller öncesinde ebeveynlerimizin veya atalarımızın yaşadığı deneyimlerin sonucundaki dersler olduğuydu. İnsan önce bi yok artık diyor ama eğer ki biyoloji ile biraz ilgiliyseniz DNA’nın ve beynin neleri kaydettiğini daha iyi anlayabilirsiniz.

Kitapta anlatılan vakalar ve okuyucuya sunduğu çözüm teknikleri gerçekten çok faydalı. Eğer bir gün kitabı okursanız net olarak göreceksiniz ki sizinle başlamadı… Konunun sizle hiçbir alakası yok aslında. Bütün bunları görüp, arındığında insan o kadar rahatlıyor ki… Bir tek yaşayan bilir.

Kitapla alakalı belki daha detaylı bir yazı yazabilirim ama gelin size dün ve daha öncesinde de sürekli kullandığım en basit çözümleme yöntemini anlatayım.

Düşünce mi His mi?

2 tane çok net ayrım yapabiliriz. Aklımdan geçen, önüme gelen şey bir düşünce mi yoksa bir his mi? Bakın duygu değil. Duygu, hislere düşüncelerin yüklediği anlamlardır. E peki düşünce mi his mi nasıl anlayacağınız? İleri çalışmalarda bu ayrımı yaptıracak teknikler mevcut ama yine en sade haliyle, eğer ki duyu organlarınızda bir tetiklenme yaşanıyorsa ben buna his diyorum. Kişiler, nesneler, yerler veya  zamanla alakalı bir şeyler ise net olarak bu bir düşüncedir diyebilirim.

Sahibi kim?

Düşünceyi ve hissi birbirinden ayırdıktan sonra bir sonraki adımda bunların kime ait olduğu var. Özellikle bizim toplumumuz birbirinden etkilenmeye çok açıktır. Hatta bu yüzden her yerde bir tribün havası var, çabuk ateşlenir çabuk tepki verebiliriz. Ancak biliyoruz ki temelde çoğu yine bizim değil. Başkasının kılıcını sallamak, yine bir başkasının derdini çekmek, her duyduğumuzdan etkilenmek… Nasıl alışık olduğumuz durumlar değil mi? O yüzden bu hissin ya da düşüncenin sahibi kim?

Bunu nasıl anlayabiliriz? Bu en derinde insanın kendini tanımasıyla alakalı bir durum. Delphi tapınağının girişinde ya da Matrix’te Kahin’in mutfağının girişinde yazdığı gibi “Kendini Bil”mekten geçiyor hepsi. Yine çok sade bir yöntemle bu ayrımı yapabilmek için en yakınınızdakileri aklınıza getirin. Bu his veya düşünce ile onlar arasında ilişki kurmayı deneyin ve göreceksiniz ki başkasıyla ne kadar çok eşleşiyorsa o kadar size ait değildir.

Çözümlemek ve ayrıştırabilmek önemli şey. Hele ki kontrolsüz bir çığ gibi hareket eden bu ortamda yanlış şeylerin peşinden gitmek ve yanlış tepkiler vermek çok olası. Hep yaptığımız gibi, şimdi bir durun ve deriiin bir nefes alın.

Nefesi alan kim?

Haritaya Bakarak Yeni Bir Yol Bulmak / #ozanlayolda 54.Gün

by Arthur Robins

Bir yaz gününde doğmuş bir insan olarak henüz ısınmamış havalara bu kadar sevineceğimi hiç tahmin etmezdim. Bunun neyden kaynaklandığını biliyorum, sıcak havanın evde ya da kapalı ortamlarda yarattığı kasvet hiç sevmediğim bir durum. Yoksa etkinlik sektöründe çalıştığım dönem sıcağın altında çok operasyon gerçekleştirdim ve bunu çalışırken hiç fark etmezdim. Aynı durum tatil sürecimle de alakalı, deniz kenarında ya da tarih odaklı bir tatilde sıcak hiçbir zaman sorun yaratmadı. Ve konu yine o anı ne kadar dolu dolu geçirdiğimize geliyor.

Bugün yine dün odağımda olan konulardan birisini anlatacağım. İnsanlık varoluşundan bu yana çözümlerin hatta pratik çözümlerin peşinde oldu her zaman. Bugün kullandıklarımız dünkü sorunlara çözüm iken yine aynı şeyler biz şu an pek göremiyoruz ama yarının sorunlarını oluşturacaklar. Bu yolculukta amaçlarımdan birisi keşfetmek olduğu için farklı bakış açılarından yaklaşmaya gayret ediyorum her şeye. Keşfettiğim sorunlara elbette çözüm de arıyorum.

Yine bütün macera bir soru ile başlıyor; bir şeyi yapabilmenin tek bir yolu mu vardır?

Şuraya önce kocaman bir “Hayır!” yazayım. Şimdi  de neden olduğunu açıklamaya başlıyorum. Yine bunu açıklarken metaforlar kullanacağım çünkü metaforlar tam da bizim aradığım o pratik bilgiye erişmemizi sağlıyor bence. Teoriyi anlatmak yerine nerede nasıl işe yaradığını göstermek akılda kalıcılığı sağlıyor.

Yine bir noktadayız ve bir yere gitmek istiyoruz. Neler kullanabiliriz? Ulaşım aracı, rehber ekipmanlar, yol rehbeleri, yol arkadaşları vs. Buradan seçip aldığım şey rehber ekipmanlar içerisinden harita. İçinizden navigasyon kullanmak gibi cin fikirliler çıkabilir, gayet normal çünkü pratik çözümlerin peşindeyiz demiştim. Ben kendimi şu an gizli bir haritayı eline geçirmiş bir korsan olarak hayal ediyorum.

Bulunduğumuz nokta ile gideceğimiz yer arasında bir yol var. Sizden önce gitmek istediğiniz yerdeki asıl “neden”i düşünmenizi istiyorum. Neden oraya gitmek istiyorsunuz? Neden o arabayı almak? Neden o üniversitede okumak? Neden o şirkette çalışmak? Çünkü aslında peşinde olduğumuz şey oradaki deneyim ve etki. Yani arabanın size verdiği hız deneyimi, üniversitenin size vereceğini düşündüğünüz eğitim deneyimi, şirketin size sağlayacağı statü deneyimi. Burada ne arabanın markasının, ne üniversitenin adının ne de şirketin sektörünün anlamı var. Bütün bunlar size o deneyimi yaşatmak için varolan şeyler.

Pekala ben bir korsan olarak neyin peşindeyim, gizli bir hazinenin. Hazine bana ne ifade ediyor, zenginlik mi? Sıradan bir bakış açısıyla evet denebilir ama peşinde olduğum şeylerden birisi yasak denizleri keşfetmeye duyduğum istek. Orada yaşayacaklarım, beni bekleyenler, sonundaki keyif.

Şimdi o haritaya bakıyorum, tayfamın ve gemimin sağlıklı bir şekilde oraya varabilmesi adına bir yol çiziyorum. Yolun gereklilikleri var, koşulları var, uzunluğu var… Bize uyuyor mu bakıyorum. Uyuyorsa yola koyuluyorum ve hepsini tek tek gerçekleşitrmeye başlıyorum. Her şey mükemmel gitti yolda, hazineye ulaştık ve bitti.

Peki ya o yolda her şey mükemmel gitmezse? Ya da biz o yola uygun değilsek yani peşinde olduğumuz şey o yolun sonunda değilse? O zaman haritayı yeniden açma vaktidir. Karar vermemiz gereken bir nokta var; oraya gitmenin başka bir yolu var mı yoksa peşinde olduğumuz deneyim sadece orada mı var?


Bir şeyi yapmanın bence tek bir yolu yoktur o yüzden başka bir yol mutlaka vardır. Bunu bir yandan bir matematik denklemi gibi düşünebilirsiniz, 2+2=4 iken 1+3 de 4 olabiliyor. Çok basit, hiç kafa karıştırmaya gerek yok. Aramızdaki navigasyoncular iyi bilirler, yazılım bize birkaç farklı yol alternatifi de önerir. Bunun kimisi daha uzundur, kimisi daha sakin, kimisi daha kısa ama engebeli. O yüzden baktınız yolunda gitmeyen şeyler var haritanıza tekrar bakın, başka bir yol var mı?

E bir de diğer durum var, ki burası kabul etmesi ve değiştirmesi en zor gelen noktadır. O peşinde olduğunuz şeyde değildir aradığınız. Hız arıyorsanız bunu bir motosiklet ile de yapabilirsiniz, eğitimin size vereceklerini arıyorsanız başka bir yerde ya da birinden o deneyimi alabilirsiniz, statüyse aradığınız statü oluşturmanın zaten çok yolu var. Ama öyle bir noktadayız ki, illa o araba o okul o iş…

Yolunuzda belki de bunların olmayacağına dair çok mesaj vardır. Arabayı alacak paranız batar, okula gidemezsiniz, işe kabul edilmezsiniz…  Bunları kabul etmek zor gelir her zaman insana. Görülmesi gereken şey; istediklerinizden vazgeçmiyorsunuz aksine olsun diye yeni bir yol arıyorsunuz. Anlatınca kolay değil mi? Bütün sır yapmakta.

Sahi siz neyin peşindesiniz?

Yol Sormak / #ozanlayolda 53.Gün

by Daniel Rodgers

Geriye çekilip, uzun uzun olanları izlediğim bir gün oldu. Etrafımdaki insanların tepkileri, LinkedIn akışımdaki paylaşımlar, telefonuma gelen mesajlar ve e posta kutum… Durup sakinleşmek insana daha geniş bir bakış açısı kazandırıyor, olayların arkasındaki veya derinindeki şeyleri görmeye başlıyor. Bütün bu olanların arasında öne çıkan bir şey vardı, yurt dışı merkezli bir girişim Türkiye operasyonlarına başlamak için benimle çalışmak istedi. İşsizliğin arttığı, ücretlerin düştüğü bir ortamda nereden baksanız çok güzel haber. Bakalım süreçte neler olacak…

En başında benim gibi bilmediğiniz bir yola doğru bir yolculuğa çıkıyorsanız bazı noktalara dikkat etmeniz gerekiyor. Bunlardan en önemlisi kendini bilmek bence ama kendini bilmek yolu gitmeye yeter mi? Elbette yeter diye düşünüyorum, sadece bu yolu kolaylaştırmak için ne varsa denemeye de açığım biliyorsunuz. Bilmediğimiz bir yola en rahat nasıl gidilir? Sorarak.

Aramice/Süryanice “doldurma” kökünden türeyen sormak eylemi bize kökleriyle bir mesaj veriyor, doldur.  Sonuçta bilinmezlik boş bir kutu, içine koyduklarımızla bilinmeye başlayacak ya da hatırlayın hamur öyle şekillenecek. Bu yol gidilir mi, yolda ne ya da kim var, nasıl gidilir gibi yüzlerce soru üretebiliriz. Teknik olarak  değil de biz yine konuya işlevsellik açısından bakalım.

Soruları öylesine sormamak gerekiyor ki işe yarasın, bu eylemi 3 parçada değerlendiriyorum ben; neye, kime, nasıl.

Neye?

Varmak istediğimiz yeri bilmedikten sonra kim bize nasıl yardım edebilir ki? Çıktığımız yolculukta yaşamak, deneyimlemek ve öğrenmek istediğimiz her ne ise önce onu belirlememiz gerekiyor. Ardından sorulan sorular ona dair olmalı ki cevapları yolda bize yardım edebilsinler.

Kime?

E bizim bir hedefimiz var, oraya gitmemiz gerekiyor. Herkese bu doğrultuda soru sorulabilir çünkü bence herkesten bir şey öğrenilebilir.Bu bakış açısını kaçırmamak gerekiyor ama. Aksi takdirde yolunuzla ya da yolculuğunuzla alakalı işe yaramayan insanlardan işe yaramayan bilgilerle kafanızı dolduruyorsunuz. İşe yaramayandan ne öğreniriz ki? Ne yapmamamız gerektiğini.

Diğer durum? Tadından yenmez. Deneyimleri dinlemek, bilgileri öğrenmek, bakış açısını anlamak bunların hepsi mükemmel şeyler. Üstüne üstlük bir de soruyu sorduğumuz kişi bizim yolculuğumuza benzer bir yolculuk yaşadıysa bir altın madeninden daha değerli bir bilgi kutusu var karşınızda demektir.

Nasıl?

Buraya dikkat etmezseniz, diğer iki konu çöp olacaktır. Neden? Neyi, kime söylediğinizin yanında nasıl söylediğiniz bütün anlamını değiştirebilir. Söylem şekli alınacak cevapları zorlaştırabiliyorken, çok kolaylaştırıp hiç beklemediğimiz güzelliklerle de karşılaştırabilir bizi. Buradaki kritik nokta ise bence samimiyet. Ardındaki niyeti kötü olan bir söylem şekli hiçbir zaman işe yaramayacaktır.

Dün denk geldiğim bir yazıda “yardım istemek” kavramının öneminden bahsediyordu. Yardım istemek kimseyi güçsüz, aciz ya da beceriksiz yapmaz. Tam aksine varmak istediğiniz sonuca sizi daha çabuk ulaştıracağı için daha az yorulmanıza, daha kısa zamanda varmanıza katkıda bulunur. Anlattığım üç noktaya da dikkat ettiğiniz takdirde, keyifli yolculuklar.

Haydi öyleyse bana bir soru sorun!


Bu sitede yayınlanan içeriklerin tamamı Fikir Ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında “eser” niteliğindedir. Her türlü telif hakkı saklıdır.

Anlam Yaratma Yolculuğu / #ozanlayolda 52.Gün

by Svetoslav Stoyanov “Creator of Reality”

Uzun zaman sonra gece uykularım normale dönerken daha da erken uyanmaya başladım. Sabahları erken kalkmayı seviyorum, bu hem sabahın enerjisini hissetmemden hem de çocukluğumdan bu yana gelen bir alışkanlık olmasından kaynaklı. O yüzden hiç saatlerce uyuyabilenleri anlamadım…

Tarih 22’yi gösterirken, bugünün benim için olan anlamı geliyor aklıma. Derin bir nefes alıp devam ediyorum satırlara. Ne kadar ilginç değil mi? Hayatın anlamı nedir diye sorsanız, anlam yaratma yolculuğudur derim. Öğrendiğimiz anlamlardan, yüklediğimiz anlamlara kadar her şeye anlam veriyoruz.

Yüzyıllar, belki de binlerce yıl öncesinde ya da tarihin henüz ne demek olduğu bilinmeyen bir dönemde birisi çıkıp 734hz & 757hz arasındaki bir titreşimin, gözle görülüp ardından da beyinde algılanmasına bir anlam yükledi. Bu anlam o kişinin bu titreşimi hissetmesi ile bu hissin beynindeki bir yargı sonucu vardığı bir durum ile duygu halini aldı. Ardından bu duygu ile kararlar verdi. Kızdı, heyecanlandı, tahrik oldu… Sonra bu titreşimi ifade etmenin daha kolay yolunu aradı ve bir kelime ile söylemeye karar verdi. Kırmızı. Red. Rot.

Az önce kırmızı renginin algısal hikayesini dinlediniz. Elbette kullanılan renk sözcüklerinin etimolojik hikayeleri var ancak bakmamız gereken başka bir açı.

O birisi bu titreşime kırmızı dedikten sonra ne oldu? Önce etrafındakiler demeye başladı, sonra bu bilgi yayıldı, kuşaklar arasında aktarıldı. O titreşimi görenler aynı kelimeyi söylemekle yetinmedi, üstüne bir de etkilerini farklı şekilde yorumladılar. Hatta bir zaman sonra baktırlar ki insanlar üzerinde etkileri var, bunu bilinçli olarak kullanmaya başladılar. Bu da pazarlamada renklerin önemine getirdi bizi. Konumuz bu mu? Yok değil, biz devam edelim.

E ne olmuş herkes o titreşime kırmızı dediyse? Bütün sır burada açığa çıkıyor, hiçbir şey. Kırmızı herkes için kırmızı olmak zorunda mı? Değil. Herkes kırmızı diyor diye demek zorunda mısınız? Asla. Pekala siyah da diyebilir, x de diyebilir ya da garip bir ses ile ifade de edebilirsiniz. Bunu yapmak da herkes özgür. Ancak bunu yapmayı seçtiği andan itibaren insan şöyle bir durum ile karşılaşıyor, anlaşmazlık.

Nasıl yani?

Anlaşmak. An’laşmak. Kelime anlamı bence, aynı anı paylaşmak demek. Aynı anı paylaşmak ne demek? O anın gerektirdiği titreşim ne ise iletişimde bulunan tarafların aynı şekilde titreşmesi demek. Birisi titreşirse olmuyor ne yazık ki çünkü anlaşma eylemi işteş bir durumdur, yani iki taraflı gerçekleştirilen bir hareket. Bu yüzden kırmızıya kırmızı demeyen siz, geriye kalan ve kırmızı diyen herkesle bir anlaşmazlık durumuna geçeceksiniz. Ben bu algıyı değiştiririm, yeni bir şey yaparım diyorsanız buyrun sahne sizin. Zaten Dünya’yı da böyle insanlar değiştirir.

Tamam kırmızıya kırmızı demedik. 734hz kaybetti mi o titreşimini, hayır. O hala aynı durumda… Burada akıllarda bir şeyler canlanıyor olmalı, eğer yoksa hızlandırayım o süreci. En temelde olan konu bir titreşimdi ve bütün etki bu titreşim ile başladı. Sonra bu titreşimin farklı yorumlanmasıyla farklı etkiler… Daha da berraklaşmış olmalı.

Temelde her şey bir titreşim.

Bütün anlattıklarımın bir sonucu var. Aynı şeyleri hissediyor, farklı duygulara bürünüp, farklı kararlar verebiliyoruz. Bu yüzdendir mutluluk birisi için başka birinin kollarında olmakken bir diğeri için gitmek istediği yere varmak olabilir. Bu yüzdendir başarı birisi için bir insanın hayatına dokunmakken bir diğeri için istediği okula gitmek olabilir. Kavramlar, kelimeler, isimler, duygular… Hepsi kendi içimizden tanımladığımız, anlam yüklediğimiz şeylerdir.

Gelsin soru. Neye, kime, nasıl, ne kadar, neden anlam yüklüyoruz?

Şimdiii… An’laştık mı?

Fazlalığı Yolda Kendine Yük Etme / #ozanlayolda 51.Gün

by Isabel Emrich

Hiç söylemiyorsunuz dün 2 ve 0ların titreşimleri ile dolu bir tarihmiş ama neyse bugün de şanslıyız çünkü tam da bugün yaz gündönümü! Yeni bir enerjiyi karşıladığımız bu sabahta da yolculuğumda dün odak noktam olan bir konuyu sizlere anlatırken bir yandan da kahvemi yudumluyor olacağım. Kahve hazırlayacak olan varsa hazırlasın, başlıyoruz!

Hayatta temel olarak, dilimizde de kullandığımız üzere, 3 zaman dilimini kullanırız. Geçmiş, şu an, gelecek… Hepsine bakış açımız hayatımızda aldığımız kararları derinden etkilerken hangi zamana göre neyi yaptığımızı, nerede yaşadığımızı çoğu zaman karıştırıyor olabiliriz. Aslında bu hayatımızın farkında olmadığımız bir kaosun içerisine sürüklenmesine bile sebep olabilir.

Peki ya bu kaosu nasıl çözümleyebiliriz?

Demiştik ya hani her yanımızda sistemler var, yaptığımız, hissettiğimiz her şey bir sistemin parçası. Bir sistemi anlayabilmek için derinliklerine inip, parçalarını ve dinamiklerini görüp analiz etmek gerekiyor. Hatta bazen bu parçalar bile kendi içerisinde ayrı sistem ya da sistemler bile olabiliyor. Her adımda bir vaov! haline bürünme ihtimaliniz çok yüksek. Gelin biz de zamanı az önce söylediğim gibi 3 temel  parçasında inceleyelim.

Geçmiş

Geç-miş. Üstüne çok fazla söylemeye gerek var mı bilmiyorum ama yine de bir şeyler yazacağım. Adı üstünde zaman olarak geride kalmış, olmuş ve bitmiş. Yaşadıklarımızın hepsinin algısal olarak aslında zamanda geride kaldığını düşündüğümüz bütün her şeyin bulunduğu yer. Belki de çok söz söylemeye gerek var çünkü geçmişlerimiz çok şey barındırır. Bütün insanlığın deneyimleri DNA’larımızda kodlanmış ve bu cümleleri okuduğunuz ana kadar sizi getiren bütün durumların hayatımız üzerindeki etkisini hiç düşündünüz mü?

Aranızda kimileri reenkarnasyona inanıyor da olabilir, tek bir hayatı deneyimlemeye gelmiş olan da olabilir, hayat dediğin ne ki diye sorgulayan da, bunları şu ana kadar hiç düşünmemiş olan da olabilir. Ama hepinizin inkar edemeyeceği bir gerçek var, bütün bu düşüncelere ve bu hale sizi geçmişiniz getirdi. Önceki hayatta yaşadıklarınız, büyüdüğünüz aile ve çevrenin deneyimlettikleri, sistemlerin sizi rahatsız etmesi ve aynı zamanda sistemlerin size sorgulamayı unutturması…  Geçmiş değişmeyecek, geçmiş oldu ve bitti. Edinilen bütün deneyimlerdeki dersleri görüp, alınması gereken mesajları almadığınız sürece geçmiş hep rahatsız edecek.

Hepsini toplayalım ve şimdi kendinize dönüp bir bakın, nereden nereye? Peki ya bu baktığınız siz misiniz?

Şu An

Anı yaşa, carpe diem, now is a present… Söylemesi ne kadar kolay ve havalı! Yaşaması? Nasıl bir durup düşündünüz değil mi? Önceki yazılarda sorumluluk ve cesaret demiştik, var mısınız anı yaşamaya? Söylemesi keyifli olan şey biraz rahatsız ediyor olmalı ama endişeye yer yok, çünkü gerçekten keyifli! Yapabildiğiniz sürece… Gelen mesajlar, çalan müzik, komşunun sesi, evin rengi, havanın sıcaklığı, yemeğin tadı, gözlerinizin yorgunluğu, boynunuzdaki ağrı, atan kalbiniz, aldığınız nefes…  Hepsi şu an! Ne kadarının farkındayız? Sahip olduklarımızın kıymetini bilmek ya da görmemiz gerekenleri görmek için çırpınıp duran bütün elçilerin mesajlarını alabilmek ne zaman mümkün? Hep denir ya, insan sahip olduğunun değerini kaybettiğinde anlar. Bunu mu bekliyoruz?

Yaratmak istediğimiz değişime ya da varmak istediğimiz noktaya sadece şu anı değerlendirerek gidebiliriz. Şu anı ne kadar değerlendirirseniz, geçmişi değiştirmek gibi bir derdiniz olmayacak çünkü geçmişi de zaten siz dilediğinizce yaşamış olacaksınız. Her şeyi kontrol edebilir miyiz? Bilmem. Denemeye değer mi? Bence kesinlikle, sizce?

Gelecek

Leyla ile Mecnun’da gemiyi bekleyen İsmail Abi’nin umudu gibi, hepimiz içten içe koca bir inançla kaplıyız; o gemi gelecek. Hep ileriyi hayal edip, hep olacak olanları düşünüyoruz. Bir şekilde bir motivasyon kaynağı yaratarak oralara varma halini hissediyoruz.  Gelecek hep oralarda bir yerlerde, gelecek hep gelecek. Üniversiteyi kazanmak bir dönem gelecekken, iş bulmak gelecek olabili ya da işi bulduktan sonra araba almak, bir sonraki adımı düşündüğümüz an hep gelecek.

Geleceği oturup beklemenin bir anlamı  yok. Gelecek sadece ve sadece şu  anda yaptıklarımızla inşa edebileceğimiz bir yolculuk. Az önce söylediğim gibi, nasıl ki geçmiş sadece şu an yaptıklarımızla değişebilirse, gelecek de şu anda yaptıklarımızla gelecek.

Şimdi hepsini toparlayalım…

Geçmiş, ona bakıp bunlar nasıl oldu ya diye söylenerek değişmeyecek. Bu size depresyondan başka bir şey getirmez. Gelecek, hayalperest olup sadece beklemekle ya da acaba olacak mı diye korkarak yaşamakla da gelmeyecek. Şu an, yüzeysel olarak anı yaşıyorum demekle an’lanmayacak.

Hepimiz kendimizce deneyimler yaşadık, üzüldük ya da mutlu olduk. Hepimiz hayaller kurduk ya da toplumun baskıladığı şeylerin olması gerektiğine inandık. Ve yine hepimiz bütün bu kaosun ortasında aldığımız nefesi, kalp atışımızı, damak tadımızı unuttuk. Gelin gündönümünde bunların hepsini gözden geçirin ve yine kendimize bir dönelim.

Geçmiş deneyimleri unutun gitsin. Gelecek kaygılarını salın gitsin. Herkesin söylediğini dinlemeyi ve yaptığını yapmaya çalışmayı bırakın gitsin. Atın üzerinizdeki yükleri ve kendimiz olma halinin mükemmel hafifliğini ve keyfini hissedin.

Şimdi dönün kendinize bir bakın… Peki ya bu baktığınız siz misiniz?


Yolculuk Gece mi Gündüz mü Yapılır?/ #ozanlayolda 49. & 50.Gün

by Duy Huynh

Haziran’ın sonuna doğru olan bir sabahta, hırka giydirecek kadar serinletici bir havayla, yağmurun sesi ve toprağın kokusunun ardından güneşin ihtişamıyla başladı gün. Bir romanın başlangıcı gibi sanki her şey değil mi? Peki ya hayatımız bir romansa… Adım Ozan, yazmak ne keyifli şey.

Yolculuk yapmayı sevenlerin aralarında genelde minik ama keyifli tartışmalar olur. Özellikle araba ile yapıyorlarsa ve sürücü kendilerse öne çıkan bir konu vardır; yol gece gidilir! Hayır gündüz! Kim nasıl isterse gitsin, gerisi lafügüzaf. Ama söz konusu olan şey burada farklı bakış açılarının aslında aldıkları keyfi, kaynak aynı şey olsa bile farklı yorumlamalarla almalarıdır.

Şimdiii bu konuyu biraz daha derinlemesine düşünelim sonunda başka bir yere varacağız.  Bu cümleyi yazdım ve yazıya ara verdim. Üzerinden tam bir gün geçtikten sonra kaldığım yerden devam ediyorum. Bir gün içerisinde yine çok farklı konularda çok farklı insanlarla etkileşimde bulundum.

Çin ile imzalanan swap anlaşmasının satın almış olduğum hisselere olumlu etkisi, Girişimcilik Vakfı içerisinde yapmış olduğumuz çalışmalar, yeni projeleri için fikir soranlar, yeni keşfettiğim müzikler derken koca bir gün nasıl geçti açıkçası ben de anlamadım. Önceki yazılarımda da bahsettiğim gibi dolu dolu geçmesi böyle bir durum işte.

Gelelim başlangıç konumuza. Bunu anlatmam gerekiyor çünkü bence hayatımda fazlasıyla işlevsel bir bakış açısı kazandırmıştı bana.

Yolculuğun gece veya gündüz gidilmesi gibi bütün tartışmaların temelinde görüş ayrılıkları ve zıt fikirler vardır. Bunların bir kısmı teorik bilgilerden kaynaklanırken bir kısmı da bireylerin kişisel deneyimleri doğrultusunda edindiği tecrübelerin sonuçlarıdır. Hoş bence ikinci kısım çok dahar değerlidir ama o yine başka bir konu.

E zıt fikirler dedik, ayrılıklar dedik, tartışma dedik… Hayat hep mi böyle olmalı? Hayat hep böyle değildir ki. Hayat hep böyle olmasın diye bize en çok uyan insanlarla ya da ortamlarda vakit geçiririz. Ama bu iyi bir şey midir? Sanmam.

Neden?

Birey kendini en rahat hissettiği ortamlarda vakit geçirdikçe rahatlıyor, keyif odaklı yaşamına devam ediyor. Her ne kadar hepimiz için önemli olan sağlık, huzur, mutluluk olsa da onlara ulaşmak için en temelden farklı dersleri almamız gerekiyor. İşte tam bu noktada birey, kendini hep rahat hissettiği, herkesin kendini onayladığı durumlarda vakit geçirmeye alıştıkça bireysel gelişiminde geride kalmaya başlıyor. E burası konfor alanııı… Evet, hep konuşulan konfor alanı tam da burası.

Biz buradan nasıl çıkarız? Elbette önce çıkmayı isteyerek. Ardından farklı yöntemler mümkün, ben şimdi çıkarkenki süreçte işinize yarayabileceğini düşündüğüm bakış açısını anlatacağım.

Teorik bilgilerle ya da kişisel deneyimlerle olsun tartışmalar zıtlıklarla, farklılıklarla başlıyor. En güzel fikirler her zaman farklılıkların çarpışmasıyla oluşuyor. Biri diğerinin eksikliklerini görebilirken, belki de kendinde olanın diğerinin açığına çözüm olduğunun farkında olmayabiliyor. Ne oldu? Tamamlanma.

Nedir bu tamamlanma?

Gece-gündüz, siyah-beyaz, erkek-kadın, artı-eksi, kuzey-güney…

Şimdi burada asıl fark etmemiz gereken noktaya geliyoruz. Zıtlıklar var da bizim için olan sırrına erişelim. Tamamlanmanın temelinde bir birliktelik vardır, bir bütünlük, bir olma hali. İçinde farklılıklar olsa da birlikteyken anlamlıdır, tamamdır. Düşünelim bi bu birliktelikleri… Geceyi bilmeyen güneşin ışığının kıymetini bilir mi? Sıcağı bilmeyene soğuk bir şey ifade eder mi? Herkesin negatif olduğu yerde depresyon bir sorun olur mu? Bu da demek oluyor ki bize, bizim düşüncelerimize ya da bütün durumlara anlam katan ve var-yok ilişkisi kurabilmemizi sağlayan şey bizden olmayanların varlığıdır. Tahir’den Zühre’sini alırsanız, Zühre’nin Zühre olmasının bir anlamı kalır mı?

Şimdi deriiin bir nefes.

O konfor alanları zorlanacak, çıkılacak bir şekilde. Biz çıkmak istemesek de günün birinde bir şey oluyor ve çıkmak zorunda bırakıyor. Oradan çıkarken yaşadıklarımız, zorlanmalarımız, karşımızda duranlar… Hepsi bize bir anlam ifade ediyor. Kaçıp aynı yere dönmeyin, değiştiğinizin ve bütün bu yaşadıklarınızın bir anlamı olsun.

Yolculuğun Değeri / #ozanlayolda 47. & 48.Gün

by Val Lawson

“…
Böylesine sevilecek bu dünya
“Yaşadım” diyebilmen için…” – N. Hikmet Ran



Uzun sorgulamalarla geçen iki günün ardından yeniden merhaba. 4 aydır sürekli öne çıkan iki tane kavram dolanıp duruyor etrafımda, sorumluluk ve cesaret. 4 aydır ne duysam ne dinlesem bu iki arkadaşla ilgili dersler çıkartıyorum. Gelin iki gündür aklımdan geçenleri anlatayım ve gizli güzelliği beraber keşfedelim.

Değişmek nedir? Değişim nedir? Son zamanlarda en çok duyuyoruz değil mi bu ikiliyi. Alışkanlıklarımız değişiyor, değişim süreci, bir de bunlara ek olarak dönüşüm var tabii… Kelime anlamı olarak baktığımızda değişmek;” biçimini ya da durumunu değiştirmek, bir başka biçime ya da duruma girmek”, değişim de bu eylemin gerçeklemesi.

E peki tamam da yani?

Net olarak hepimiz biliyoruz her alanda ve anlamda bir değişim sürecindeyiz. Üstelik bu süreç bu salgın ile başlamadı, doğduğumuzdan bu yana hatta bizden binlerce yıl öncesinde, Dünya gaz ve toz bulutuyken, yetmedi ondan da önce değişim hep vardı. Bütün bu sistemlerin değişimini, yenilenmesini durdurmak gibi bir seçenek var mı? Var diyen varsa lütfen ulaşsın bana, bir şey deneyeceğiz.

O zaman salgın bize neyi gösterdi? Salgınla birlikte ne başladı? Bu değişimleri, özellikle kendi içimizdekileri kendi hayatımızdakileri görebilme süreci başladı. Hep şöyle oluyordu sanki, bir şeyler olur, yıllar geçer, insanlar gireri-çıkar, mekanlar değişir… Sonra bi bakarız ve kurulan cümle şu olur, nasıl değişmiş her şey. Bir de bunun farklı bir versiyonu var, o da sen çok değiştin demek ki o bahaneden ibarettir bence.

Gördük değişimi, şimdi ne olacak? Biz ne istersek o olacak. Çok mu basit? Yoksa çok mu zor? Bence her ikisi de. Nasıl her ikisi de? Gelin bi bakalım o zaman.

Basit kısımdan başlayalım ki devamı için motive oluruz belki. Ne demek  biz ne istersek o olacak? Şimdi burada kendinizi bir hamur gibi düşünün. Bir hamur ile neler yapılabilir? Benim gibi damak tadını düşünenler için akla gelenler börek, tatlı, pişi ya da pandemi trendlerinden evde ekmek yapmak gibi şeyler olabilir. E hamuru neden sadece yemek olarak düşündük? Bir çocuğa verdiğimizde gayet yaratıcı şeyler çıkarabilir. Küçükken çoğumuz hamurla oynamıştır ya da çocuğunu oynatanlar vardır aramızda. İnsan, araba, çiçek, robot… Neler çıkacağını tahmin bile edemeyiz. Elimizdeki hamuru, yani kendimizi hangi şekle istersek ona sokabiliriz.

Şimdi o zor kısma geçelim, bizi geri tutan, burası iyi ya boşver dedirten yerlere… Peki bu hamur zaman geçtikçe ne olur? Bozulur, ekşir, sertleşir yani ne şekil alır ne tat verir. O zaman bizim yapmamız gereken şey açıkça ortada değil mi? Bu süreci yönetebilmek, kendimizi kontrol edebilmek.

İşte tam da buradan itibaren en başta konuştuğumuz iki kavram devreye giriyor, sorumluluk ve cesaret.

Sahip olduğumuz hamura istediğimiz şekli verebileceğimize inandıktan sonra olması gereken bütün bu değişim sürecinin sorumluluğunu alabilmek, bu sorumluluğu alma cesaretini gösterebilmek.  Kendi değişimimizi kontrol edemezsek,  hayatımızın dümenini başkalarına veririz. Ve hiç ait olmadığımız yerlerde, mutlu olmadığımız insanlarla hayatımızı depresif deneyimlerle geçirmeye devam ederiz. Yani bu hamuru komşunun çocucuğunun ellerine vermeyin, el lezzetini sevmediklerinize yaptırtmayın.

Bütün bunlar işte yolculuğa değer katan noktalardan bazıları. Üzgünüm çoğu yine başkalarının söylediklerine inanıp başka yollar seçecek ama yapılabilecek bir şey yok. Değişime cesaret gösteremeyip, bütün bu sürecin sorumluluğunu alamayanlar günün birinde ekşimeye ve sertleşmeye mahkum oluyorlar.

Önceden de söylendiği gibi yumurta dıştan kırılırsa bir hayat biter, içten kırılırsa bir hayat başlar. Şimdi sahne cesurların ve sorumluluk sahiplerinin.

Visit Us On YoutubeVisit Us On LinkedinVisit Us On Twitter