Bir Vakıf Hayat Değiştirir mi? / #ozanlayolda Gönüllü Gönderi

Sabah 10’da toplantı var, İş Bankası TUTOM’a gitmek gerekiyor. Havalimanından yeni çıkmışım, erken saat uçuşunun garip bir yorgunluğu var üzerimde. Telefon çalıyor “Ozan, ben indim seni bekliyorum.”, bagaj bölümünden çıktıktan sonra gözleri ışıl ışıl yodin seni karşılıyor. Saate bakıyoruz, henüz vakit var ve bir sabah kahvesi çok iyi olur diye kararlaştırıyoruz. Sanki yıllardır görüşmüyormuş gibi, uzun uzun sohbetlere dalıp saatleri eritiyoruz. Hareket vakti…

TUTOM civarına gelince ekibin geri kalanını arıyoruz, nerelerdesiniz? Herkes birlikte, Uğurcan ayrı geliyor. “Alo Uğurcan neredesin Abi?”, “Çok az kaldı geliyorum.” diye bir cevap geliyor ama ses tonundan belli enteresan bir şey çıkacak. Garip görünümlü bir taksi ile Uğurcan geliyor, yüzünde kahkahaya yakın bir gülümseme. Sarılıyorsun, nasılsın iyi misin… Üzerine bir de taksi yolculuğu anıları, patlatıyoruz kahkahaları. Sanki yıllardır görüşmüyormuş gibi…

İki farklı insan, ardı ardına yaşanan iki farklı hikaye. Uzu yıllardır beraberizi gibi değil mi? Değil. Yodim olan Berfu’yu da Uğurcan’ı da o sabah hayatımda ilk defa gördüm ve konuştum. Şimdi bütün bu duyguları alıp, hikayedeki insan sayısını 200’ün üzerine çıkartalım. Nasıl? Bütün Alumni ve Fellowlar, ekibi, yönetim kurulu ve mütevelli heyetiyle koca bir aile. Girişimcilik Vakfı’na hoşgeldiniz!

Yıl 2016, son aşama hariç bütün seçim aşamaları sonuçlanmış sadece son adım kalmış. Heyecanı en yüksek olanı… İkinci kez giriyorum ofis binasının kapılarından, ilk sene yine son aşamaya kadar gelmiştim oradan tanıdık geliyor yollar. Ama bundan ötede bir his var, kendini ait hissetmek; işte o yer demek kendi kendine. Sıran geliyor ve mülakata alınıyorsun. Karşında kim var Sina Afra ve o muhteşem ekip, yıllardır sahnede konuşma yapsan da program sunsan da bir heyecanlanıyorsun. Dakikaları saniyeler gibi geçiyor, kendi kendine diyorsun ki sanırım bu sefer oldu. Asıl heyecan o andan sonra başlıyor bekle ki sonuçlar açıklansın, insanın içi kıpır kıpırken beklemek nasıl zor gelir ama? Sonra bir akşam saati, bir eposta geliyor; yine Sina Afra’dan, aramıza hoşgeldin!

Farkın özgürlüğün, cesaretin girişimin olsun…

Eğer benim gibi bir karakterdeyseniz Dünya’nın geriye kalanı ne yapıyor, benim gibi düşünenler nerede diye sürekli merak ediyorsunuz. Fark yaratmak için, farkını gösterme cesaretinde bulunan insanlarla değişiyor bütün Dünya. İlk FellowUp’tan bu yana açıkça belli ki, evet Ozan senin gibi olan insanlarla birliktesin. Bambaşka prensiplerden, bambaşka hedeflerle yola çıkmış yol arkadaşların. Bana sorduklarında Girişimcilik Vakfı senin için ne ifade ediyor diye; Düşler sahnesinde, düşleyenlerle düşüp kalkmak derim. Evet tam olarak Düşler Sahnesi’ne hoşgeldin!

FellowUplardaki misafir konuşmacılar, mütevelli heyeti yemeklerinde deneyimlerini dinlediğimiz birbirinden değerli isimler, yurt dışı seyahatleri ( Tel Aviv maceramı bilenler burada kesin gülümsüyor olacak ), Giveback Gala’da Dünya’nın önde gelen isimleriyle buluşmak, takım olarak yaptığımız projelerde tanıştığımız şirket yöneticileri ve pandemi döneminde beni her etkinlikte enerji dolduran #DijitalEvimizGirvak … Her anında, sana dokunan diğer parçana hoşgeldin!

Benim için üretkenliğin ve her yeni başlangıcın sembolüdür kadın olmak. Kayıtsız şartsız sevginin Dünya’ya gelmesinde aracılık yapandır. Az önce anlattığım bütün anlarda bu etkiyi gerçekleştiren ekibimizin parçası kadınlarımız… Ansızın gelen bir mesaj, Ozan ne yapıyorsun? Anlat bakalım. Mehru Aygül’den geliyor o mesaj, vakfımızın genel müdürü. Genel müdür diyince o ciddiyet hepimize geliyor değil mi? Eh tabi öyle. Ama öyle bir genel müdür ki, hiç kimseye açmadığınız kadar kendinizi açıyorsunuz, kimsenin bilmediklerini ona anlatıyorsunuz. Bütün yaptıklarımızı ince eleyip sık dokuyan, bütün zarafetlerini ve deneyimlerini aktaran Öykü, Cemre; aramızdan ayrılıp emek vermiş olanlar Elif, Ece ve aramıza yeni katılan Hale. Yine az önce anlattığım bütün etkinlerde kendilerine has enerjilerini hissettiren bütün Alumni&Fellow kadın arkadaşlarım. Dengenin güzelliği hissettiğiniz yere hoşgeldin!

Kusura bakmayın hem cinslerimden pek bahsetmeyeceğim, biz bizi biliriz. 🙂

İlk andan, bu satırları yazdığım ana ve bundan sonrasına kadar etkisini ve varlığını her daim hissedeceğim Girişimcilik Vakfı’nın bendeki anlamı çok büyük. Her bir parçasının kendinde farklı bir anlam bulduğu bir yer burası. Çok farklı, çok zengin, çok değerli. Anlatacak çok şey, yazacak çok anı var. Seçim süreci devam ederken içimden geçenleri bugün yazılarımı takip eden sizlerle paylaşmak istedim. Eğer şu an bulunduğunuz yerde bir üniversite öğrencisiyseniz ve hayatınızda çok etkili bir adım atmak istiyorsanız işte tam zamanı!

Girişimcilik Vakfı’na dair bana ya da diğer Alumni&Fellow arkadaşlarıma rahatlıkla sorular sorabilirsiniz.

Başvuru yapmak için : http://girisimcilikvakfi.org/



Kadim Yolculuk / #ozanlayolda 66.Gün

by Lisa Baack

Deniz kenarında büyüdüyseniz, denizle aranızda farklı bir bağ olur ve bunu gerçekten sadece yaşayan bilir. Hayatın en çok sıktığı, üzdüğü anlardan keyiften uçtuğum, içimin kıpır kıpır olduğu anlara kadar hepsinde kendimi deniz kenarında bulmam olası. Dün akşam güneşi denizle birlikte batırırken aklımdan geçenleri sakladım bu sabah yazmak için. Kırmızı gökyüzüyle, maviliklerin üzerinde giden bir teknenin görüntüsüne eşlik eden çocuk kahkahaları içimi kıpırdattı ve yine titreyen hücrelerle birlikte aklımda en keyifli anların fotoğrafları…

Bir süper kahraman olsaydın hangisi olurdun sorusu bana çok keyifli gelir. İnsanların karakteriyle sinematik bir yaklaşımla tanışmak çoğu zaman eğlenceli oluyor. Hoş yüzeysel cevaplar gelse de asıl cevaplar genelde filmlerin detaylarında saklı oluyor. Bunlara bir de IronMan veya Batman süper kahraman mı tartışması eklenince, oh mis. Herkesin süper güç anlayışı da farklı olabiliyor tabi, bana sorarsanız hangisi olurdun diye; hayatındaki kırılmadan sonra bambaşka bir bakış açısına gelmiş, kadim bilgiler ve mistik sanatlarla kendini geliştirmiş Dr.Strange olur cevabım.

Doktorluğa ilgisi çocukluk yaşlarında başlayan Stephen Strange, kız kardeşinin geçirdiği kaza ile birlikte bu seçimi konusunda artık daha da kararlıdır. Kız kardeşini kaza sonucunda kaybettikten sonra bu hırsıyla üniversiteyi başarıylarla bitirip ardından mesleki hayatında da önemli çalışmalara imza atmaya devam etti. Bütün bu yaptıkları Strange’in egosunu ve kibrini kontrol edilemez bir hale getirdi. Duyguları olmayan bir cerrah olarak ciddi anlamda zengin oldu.

Yine bir kaza sonucu hayatında daha büyük bir kırılma yaşayacaktı. Geçirdiği araba kazasından sonra ellerini kullanamaz hale gelen Doktor, farklı çalışmalarda bulunması istenmesine rağmen gururuna yenik düştü ve hiçbirini kabul etmedi. Bütün servetini tedavi olma yolunda harcayıp hala bir çıkış yolu aradıktan sonra çözümü uzaklarda bulacaktı. Tibet’te bir büyücünün kendisini iyileştirebileceğini öğrendikten sonra son parasıyla da orada Hocası olacak Ancient One’ın yanına gitti. İlk başta egosu ve kibri yüzünden öğrenci olarak kabul edilmemesine rağmen kendini kadim bilgiler ve mistik sanatların ışığındaki yolculuğa adayarak Sorcerer Supreme ünvanını alıp Dünya’nın Yüce Büyücüsü olarak gerçekliği korumaya başladı.

Strange’in hikayesinde açıkçası benim için çok etkileyici ve kendimden parçalar bulduğum yerler mevcut. Oldum diye zannettiğim yıllarda aslında yolun başında bile olmadığımı görüp, sonrasında kendimi bambaşka bir yolculuğa adama kararım 2015 yılına denk geliyor. İlk defa meditasyon ile tanışıp ardından kendimi iletişim üzerine geliştirdiğim süreç, hem kendimi daha iyi anlamamı hem de ifade süreçlerinde kendimi aktarmakla karşıdakini anlama noktalarında çok faydası oldu. Hikayenin en güzel benzerliklerinden birisi ise lise yıllarımda arkadaşlarımın, onların hayatlarını olumlu etkilediğim için taktıkları Oz Büyücüsü lakabımdaki büyücülük serüveni. Büyü var mıdır, yok mudur tartışılır ama insanları olumlu etkilemek bir gerçek.

Egonun bir düşman olarak anlatıldığı bir Dünya’da, onu yenmek gibi bir yaklaşımın ne kadar işlevsel olduğunu tartışmak gerekiyor. Yenmenin bir savaş sonucunda gerçekleşmesi, aslında yendim dediğin anda neyi, nasıl ve gerçekten yenebildiğini mi sorgulamalı insan. İnsanı insan yapan noktalardan birisi olan egonun, bir parçası değil de düşmanmış gibi yaklaşılması insanın kendini yormasından başka bir şey getirmeyecektir. Önemli olanın kabullenmek gibi yoğun bir yolculuktan geçmesi ve herkesin kendini özel saydığı Dünya’da, aslında herkesin özel ama aynı olduğunu da idrak etmek gerekiyor.

İdrak demişken, kendi yolculuğumda Ustam dediğim insandan öğrendiğim anlayışın 3 aşaması geliyor direkt aklıma. Anlayış yolculuğuna çıkarken birine, bir şeye karşı öncelikle onu sevebilmekle başlıyor her şey. Burada yüzeysel bir sevgiden değil de derinden gelen, kayıtsız, karşıdakini olduğu haliyle sevebilmekten bahsediyorum. Bir sonraki adımda karşımıza sezgi çıkıyor. Yine mistisizmde, kadim öğretilerde de yer bulan ve kelime anlamı sezme yetisi olan sezgi bize; gerçeğin dolaysız ve içgüdüsel bir  şekilkde kavranması yeteneğini veriyor. Son noktada ise anlayışın vazgeçilmezi idrak. Tamamen psikolojik bir süreç olan ve anlama yeteneği anlamına gelen, sürecin içerisinde amaç olarak erişmeyi ve ulaşmayı hedefleyen bir kavram. An’laştık mı?

Daha öncelerinde söz konusu bile olmayan, bilenlerin kapalı kapılar ardında kullandığı, kullananların farklı şekillerde değerlendirildiği kadim öğretiler bugün birçok farklı alanda bize ne kadar etkili olduklarını gösteriyor. İlk meditasyon yapmalısın artık Ozan dendiğinde; meditasyon ne, m’sinden anlamam diye tepki veren ben pandemi sürecinde günlük meditasyon süremi 3 saate kadar çıkarttım diyebilirim. Burada söz konusu şeyin aslında meditasyon değil de, madde ile mana arasındaki ilişkiyi kurmak olduğunu belirtmeliyim. Dün ne dedik, bilgelik peşinde. Peki sen bir süper kahraman olsan hangisi olurdun?

Bilginin Yolculuğu / #ozanlayolda 64. & 65.Gün

by Stephen Shortridge

Bu sabahki tutulmadan mıdır bilmem uykusuzluk dengemi bozdu son birkaç gündür. Sonuna geliyoruz bütün hazırlığın, kanatlanıp uçma vakti yakındır gibi bir his var içimde. Bu söylediklerim spiritüel anlamlar taşısa da bilimsel kanıtlarını da dileyenlere sunabilirim, yolları farklı olsa da yolculuklar aynı durumda. Yine son günlerde sözlü şarkıları çok dinlemeyen ben bu sabah geçmişe doğru yolculuk yapıp Bee Gees, Stevie Wonder ile güne başladım. Bunlar güzel şeyler!

Dönemsel olarak bütün insanlığa etki eden olayları detaylı olarak bilmeseniz de isimlerini mutlaka duymuşsunuzdur; Tarım Devrimi, Yazının İcadı, Paranın Bulunması, Fransız İhtilali, Dünya Savaşları ve Covid-19. Virüsle alakalı çok konuşmayı tercih etmesem de toplumsal seçimler gelip en sonunda hayatıma etki ediyor. Bütün bu olayların en başında, gerçekleştiği sırada ve sonrasındaki olaylara yol açışını sağlayan bir kavramdan bahsetmek istiyorum bugün; bilgi.

Bilgiyi anlamak için onun birkaç adım öncesine gitmek gerekiyor. Epistemolojik olarak bilginin yolculuğunda çok derine inmeden, en çok sevdiğimiz şekilde pratik olarak, bu yolculukta kullanılan kavramlardan bahsedeceğim. Dijital çağ özelinde değerlendirirsek, bilgiyi sınıflandırmada kullandığımız bazı kavramlar var bunlar; veri (data), enformasyon (information), bilgi (knowledge) ve bilgeliktir (wisdom). Az biraz yazılım ile uğraştıysanız ya da yönetim, endüstri mühendisliği konularının kıyısından köşesinden geçtiyseniz bu kavramları mutlaka duymuşsunuzdur.

Şimdi gelin tek paragrafta hepsini anlamaya çalışalım. Veri; çevreden toplanılan ve herhangi bir  şekilde işlemden geçmemiş gerçekliklerdir. Bunlar sayılarla, rakamlarla, renklerle ifade edilebilir ancak tek başlarına bir anlamları yoktur. Sonuçta belli bir düzeni olmayan, bir amaç doğrultusunda sorgulanmamış harfler size ne ifade eder? Bir şey ifade ettiği andan itibaren siz onu veri olmaktan çıkartıp bir enformasyona çeviriyorsunuz. Veriler arasında bir bağlam oluşmuş, bir çıkarım için bir düzene geçilmiştir. Enformasyonu alıp, durağan yapısından uzaklaştırıp bir deneyim sürecinden geçirip onu dinamik hale gelmesinden sonraki haline ise bilgi diyoruz. Artık onun bir anlamı vardır, bir sürecin sonunda oluşmuş ve kendi halinde zaten bir şeyler anlatıyordur ancak yine anlattığı şey yine insanın kendisi ile alakalıdır. Son noktadayız, belki de en karmaşığı, en çok emek gerektireni, insanlığın geçmekte korktuğu ya da gereken emeği göstermediği adımdan sonraki yer. Bilgelik bütün sahip olduğumuz bilgiyi kullanabilme becerisine bilgelik denir.

Böyle anlatınca sıkıncı oluyor bence ama yolculuğu yine parçalara bölmek daha işlevsel geldi bana da.  Hayatımızdaki noktalara tekrar dönebiliriz.

Bilgi toplumu olduk diye sürekli konuşuluyor değil mi? Bizim aldığımız bilgiler ve bizim verdiğimiz bilgiler arasında bir yaşam sürüyoruz.  Bu yaşam içerisinde nerede, ne yapıyorsak olalım bir şekilde bilginin bazen şefkatli kollarında bazen de acımasız pençelerinde, bazen kendi kontrolümüzde bazen de başkalarının kontrolünde hissedebiliyoruz. Ozan çok karıştı her şey diyenleriniz olabilir. Hep söylediğim gibi çok zor ama bir o kadar da kolay.

Veri toplamak, bilgi edinmek artı k o kadar kolay ki. İnternet, kitaplar, insanlar ve en önemlisi doğa açık bir şekilde size bu kaynağı sunuyor. Her an her yerden dilediğimizce bilgiye erişebiliyorken, bir yandan da her an her  yerden aynı oranda bilgi veriyoruz. E konu yine dengeye geldi, orası başka sadece hatırlatmak için söyledim. Bu hız, bu kolaylık bizi nerelere getiriyor? Değişimin bu denli hızlı olmasının sebebi başka ne olabilir ki?

Bilgi edinmeye başladıkça insan, olduğunu zannediyor ancak bu benim için ezber yapıp sınav geçmekten ötede bir şey değil.  Alman ekolü gibi üniversitede temel bilgileri alıp, ardından sınavda geçebilmek için ezberleyip sonrasında da mezun olduktan sonra piyasa dediğimiz yerde işverenin ya da üretimin beklentisinin karşılanmamasının sebebi nedir? Alınan bilgiyi kullanamama becerisinden başka bir şey değildir. Bahsettiğimiz konunun nerede ve nasıl etkili olduğunu anlatabilmek adına daha etkili bir örnek olmazdı sanırım. Yoksa futbol tekniklerini kitaptan okuyup, direkt maça çıkan birisinden mi bahsetmeliydim?

Başka bir noktaya geldiğimde bilgi edinmenin insanı tembelleştirdiğini açıkça görebiliyorum. Bu kadar kolay bilgiye erişmeye alıştıkça yine bir madde bağımlılığı gibi etkilerini hissedebiliyoruz. Tıpkı uyuşturucu kullanıp mutluluğu aramak gibi bir durumdan bahsetmek burada çok yanlış olmayacaktır. Eğlenmeyi ve mutluluk, anlık ve suni bir yolla bulan insan bunu bağımlılık derecesine getirip süreçte kendine zarar verdiğini fark etmeyecek kadar körleşecektir. Beyin evrildiği şu noktada kolayı seçip, sürekli bilgi edinmenin peşinde  koşup, sadece koşmaktan öteye gidemeyeceğini bir gün anlayacaktır. İlk ve orta eğitim, lise, üniversite, yüksek lisans, ikinci yüksek lisans, doktora derken  ardından özel sektöre geçiş yapmayı düşünen bir insanı hayal edin. Bu bir akademisyen değil özellikle o ayrımı yapmak gerekiyor, bütün bunları yaptıktan sonra “daha fazla” para kazanmayı hedefleyen bir insan. İşler hiç planlığımız gibi gitmedi, ama biz okulda böyle öğrenmemiştik, evdeki hesap çarşıya uymadı… Cümleler ne kadar tanıdık değil mi?

En başta söylemiştim, yine tekrar ediyorum veri ve bilgi toplamanın fazlasıyla kolay olduğu bir dönemdeyiz. Şimdi edinilmesi gereken deneyim ise bu bilgilerin nasıl kullanılacağını öğrenmek olacaktır. Bu da ancak ve ancak deneyerek, sahada çalışarak, uygulayarak, insanlarla etkileşime geçerek, o parçayı yerine takıp motoru çalıştırarak mümkün. Oturup yazı okumak, ders dinlemek, video izlemek nereye kadar sürecek? O kodu yazmadıkça yazılımcı olunmuyor. Ürünü satmadıkça, mükemmel satış tekniklerinin bir faydası yok. Takımla çalışmadıkça yönetim becerileri sertifikası alsan da işe yaramaz. Dene, yap, ol… Baktın eksiğin var o zaman tamamla. Artık hareket etmeli ve durağan enerjiyi dinamiğe çevirmeli insan. Aksi takdirde aradığın şey ne o kursla, ne o mentorle, ne o yatırımla ne de o diplomayla gelecek. Elinde kalan şey beklemek, beklemek, beklemek…

Bilgi değil, bilgelik peşinde…

Bambu’nun Yolculuğu / #ozanlayolda 62. & 63.Gün

by Agnes Szikra

Uzun zamandır yaklaşık gece 11-12 civarında uyuyup sabah 5:30-6:00 arasında uyanıyorum. Benim kendi “yeni normalimde” sabahları uyandığımda saat 9:00’a kadar da telefonumu meditasyon için müzik ve olumlamalarımı açmak dışında kullanmıyorum. Geçtiğimiz gün gelen bildirimde ekran kullanımımın yüzde 50 oranında azaldığını söylüyordu, 2019’un son çeyreğinde bu bildirimin tam tersi yönder artıyor diye gelmesi beni endişelendiriyordu çok net hatırlıyorum; o yüzden bu harika bir şey.

Dün yazmamamın sebebi ise uzun zaman sonra ilk defa gece uyurken zorluk çektim. Çocukluğumdan bu yana erken kalkmaya alışkın olduğum için akşamları geç uyumak sabah kalktığım saati genelde değiştirmiyor, uykusuzluğun üzerine erken kalkınca da odaklanma konusu biraz sıkıntılı oldu. Bütün gün uykusuzluğun gözlerimdeki yanmasıyla geçti diyebilirim. Her şey olması gerekene döndü ve müthiş bir uykunun ardından buradayım.

Bugün geçtiğimiz günlerde yaptığım bir sohbetin üzerine hatırladığım bir hikayeyi size anlatacağım. Bu hikaye emek vermenin ve bekleyebilmenin sonuçlarını, insanlığın kendini anlatabilmek adına her daim esinlendiği ya da direkt metafor olarak kullandığı doğadaki bir yolculuğu anlatıyor. İnsan ve  doğa ilişkisinin önemini umuyorum ki daha da anladığımız dönemde hem kendimize hem de çevremize dair bir farkındalık olacağına inanıyorum. Hikayenin bendeki anlamını ise yazının sonunda anlayacağız hep birlikte.

Korona virüsün hayatımıza girmesine sebep olan Çin topraklarında geçiyor hikaye. Köprü malzemesi olarak kullanılan ve insanları kavuşturan, kağıt olup üzerine hikayeler yazılan, kıyafet olup bu hikayelerde yer alan, süs olup evlerimize bizimle yaşayan, müzik aleti olup yaşamımızın melodilerine ses veren ve geçmişte dayanaklılığıyla silah olarak bile kullanılabilen Bambu’nun Yolculuğu dahil oluyoruz bugün.

Bütün bu alanlarda bizimle olan Bambu, nasıl oldu da buraya geldi? 30 küsür metrelere uzayabilmek, 80 santimetrelere kadar genişleyebilmek nasıl mümkündü? Karakterini Çinlilerin uzun bir ömre, Hintlilerin dostluğa, Filipinlilerin ve Japonların şansa benzettiği sade güzelliğiyle benim çok hoşuma giden Bambu kendi hikayesini nasıl yaşıyordu? Neydi bütün bu yüklenen anlamların arkasındaki sır?

Emek ve sabır.

Her şeyin pratik çözümünü aradığımız ve giderek aslında madde bağımlısı gibi günü kurtaracak çözümlerin peşindeyken biz, Bambu yolculuğuna emek ile başlıyor. Hayatına merhaba demek, büyüyüp bütün bu anlamlara ilham olabilmek için tohum olarak girdiği toprağın altında tam 5 yıl bekliyor! Birinci yıldan itibaren, her dönemde sulanıyor ve gübreleniyor. Sürekli tekrar eden bu işlemi Çiftçi, 5 yılın sonundaki hayaline olan inancı ve içindeki hiç bitmeyen umudu ile yapıyor.  

Emekle geçen yılları ise beklemeyi sağlayan, anlık bildirimlerin değil de 5 yıl sonrasında toprağı aralayıp yeşilliğini göstermesini beklemeyi sağlayan şeyin adıdır sabır. Toprağın altında geçen yıllarda saldığı güçlü kökleriyle ortaya çıktıktan sonra artık kimse tutamaz Bambu’yu. Her gün neredeyse metrelerce uzar ve sadece 6 ay gibi bir sürede 30-40 metreleri bulur. 5 yıllık bir bekleyişin ardından ne garip değil mi?

Dayanıklılık ve esneklik.

E o kadar bekledi toprağın altında, güçlendi. Hikaye 6 ayda uzamasıyla bitmeyecek tabi… Ailemden kaynaklı olarak demir çelik fabrikalarının ve sohbetlerinin içinde büyüdüm. Babam hep anlatırdı; çelik için önemli olan noktalardan ikisidir dayanıklılık ve esneklik diye hatta düşünsene bir örümcek ağı kadar esnek ve dayanıklı çelik olduğunu diye eklerdi. Bambu da kendi yapısında fazlasıyla dayanıklı  ve bu dayanıklılığa göre harika bir esnekliğe sahip. Üstüne üstlük Bambuları gövdesinden kestiğiniz zaman yeniden daha güçlü büyüdüğü de bilinmektedir.

Her ne yapıyorsak emek vermemiz gerektiği aşikar, emeğin olmadığı bir yerde hiçbir şekilde köklü çözümlerden bahsedemeyeceğiz. Bu emeklerin sonuçları için sabretmeliyiz. Belki de hepimizi en çok zorlayan noktalardan birisidir bekleyebilmek ama bir düşünün gelecek olan şey ne kadar özel olacak. Hepimiz hayatlarımızda kendimizce sorunlar yaşıyoruz, dağına göre kar yağarmış diye çok sevdiğim bir atasözü var. Yaşadığınız sorun her ne ise çözebileceğiniz için sizinle, sorunu çözme sürecine dayanabilme yeteneğinizi geliştirin. Yolculuğumuzda şekillere gireceğiz, darbeler alacağız, bazen yeni kapıları aramak için denemelerde bulunacağız, inişler ve çıkışlar olacak… Asla demek yerine olaylar, oyuncular, mekanlar ve zaman karşısında esnek olun. Kapıları çarpmak yerine aralık bırakın ya da sessizce kapatın. Ben buyum ya da değilim diye diretmek yerine değişimi kabul edin, yoksa daha sert kırılmalar yaşamak zorunda kalıyor insan.

Tam 5 yıl öncesinde yaşadıklarımla meditasyon yapmaya başladım. 5 yıl öncesinde ilk girişimimi yaptım. 5 yılda neler değişti uzun uzun konuşmak gerekiyor. Ve bundan tam 6 ay öncesinde bir şey daha yaşadım, şimdi anlıyorum ki 5 yıl öncesinde toprağa gömülen tohum, 6 ay öncesinde verdi ilk filizini. 5 yıldan da ötede toprağımı hazırlayan her şey etken, 5 yıl öncesinde beni toprağa eken şeyler, 5 yıl içerisindeki bütün sularım ve gübrelerim, hepsinin sonucunda 6 ay önce filizlenmemi ardından hızla büyümemi sağlayan durum. Ne diyeyim ki, iyi ki varlar.

Bambu özel bir bitkidir. Hatta 120 yılda bir çiçek açanlarının olduğu da söylenir. Belki 120 yıl sürmez ama o çiçek bütün bunlara değer mi? Bence evet.

Yolda Her Adım Bir Sonraki İçin / #ozanlayolda 61.Gün

by Gull G

Dün ayın kapanışı gerçekten günün devamında harika oldu. Eski bir basketbolcu olarak, dizlerimi sakatladıktan sonra uzun bir süre basketbol oynayamadım. Oynayamamdaki en büyük en etken 20li yaşların başında menisküslerin ikisini de yırtıp, bir daha zıplamaktan korkar olmamdı. Menisküs tedavisinin sonrasında en önemli şey aslında bacakları daha çok çalıştırmaktır. O yüzden çalıştırmalıydım bir şekilde, sporu hayatımdan hiç çıkartmadan farklı prensipleri denedim. Ancak dün sokak basketboluyla ilk adımlarını attığım maceranın başladığı yerde, çoook uzun bir süre sonra sıkı birkaç maç yaptım. Aktif olarak takımda oynadığım yıllarda top sürmeyi henüz beceremeyen Kardeşimin, şimdilerde oyuna ağırlığını koyuyor olması gururlandırdı. Çok keyifliydi!

Ayın genel değerlendirmesini yaptıktan sonra biraz detaylarına bakalım diye düşündüm. Sayısal olarak bir önceki ay gibi değerler ortaya pek çıkmadı, nedenini dün anlattım aslında. Verinin Dünya’nın yeni gücü oluşu, bana hep farkındalık sürecinin nasıl ölçülebileceğini sorgulatıyor. Hoş dün Tiktok üzerinden kullanıcılardan nasıl verilerin toplandığını okuyunca bu sorgulamanın da elbet bir  cevabının olacağını bir kez daha anladım.

Sadece bir kitap okudum.

Bir önceki ay bu sayının üç katı iken bir ile kalması moralimi bozdu mu pek değil. Çünkü okuduğum kitap bence en az üç tanesine denk olacak derecedeydi. Hatta Harari’nin Sapiens’ini bu kadar geç okuduğum için de kendime çok kızdım! Büyük bir araştırmanın sonucu olan kitaptan, kendi adıma çok farklı notlar alıp dersler çıkarttım. Avcı toplayıcı dönemden, bulunduğumuz şu ana kadar olan insanlık tarihi değişimlerini incelikle anlatarak hem tarihte bir yolculuk hem de bireysel olarak bir sorgulama süreci sunuyor insana. Bu konuya dair sohbet etmek isteyen varsa mutlaka konuşalım.

Hiç film ve dizi izlemedim.

Film izlemeyi çok seven bir insan olarak, bu ay boyunca ne Netflix’i açtım ne de başka bir kanal üzerinden bir film izledim. Aklımda hiç izlemediğim ya da yeniden izlemek istediğim onlarca film olmasına rağmen, ekranın başına hiç bu niyetle geçmedim. Film izlemek özendiğim bir hobi olduğu için, izlemiş olmak için yapmayı da tercih etmedim açıkçası. Zaten en son sinemaya gidişim de Brad Pitt’in Yıldızlara Doğru filmi olmuştu, sonu güzeldi.

Çok şarkı keşfettim.

Müziğin hayatımdaki yeri o kadar fazla ki sanıyorum içimde bir melodi olmadan geçirdiğim bir zaman yok. Bu yelpazenin genişliği Vivaldi, Mozart, Haydn gibi isimlerden kelt, arabesk, new age eserlerine kadar uzanıyor. Ama önemli bir şeyi fark ettim, giderek daha az sözlü şeyleri dinlemeye başlamışım. Bunu şarkıların sözlerinden etkilenmemek adına yapıyordum, alışkanlık olmuş giderek. Eee dün ne dedik benim de canımı sıkan şeyler var. O yüzden ruh hallerime göre oluşturduğum kendi çalma listelerim var, bunu yapmanızı da tavsiye ederim.

Fazlaca gelişim odaklı şeyler.

Bir önceki ay gibi bu ayda da onlarca online buluşmaya katıldım, farkını yaptıklarıyla gösteren insanları dinledim ve birkaçıyla daha sonrasında da birebirde konuştum. Bu etkinliklerde yeni insanlar tanıdım, hikayelerini dinledim ve kendi hikayemi anlattım. İki tane online eğitimi bitirdim ve eğitim sırasında da çok keyifli şeyler öğrendim. Üçüncüsüne başladım, henüz devam ediyor. LinkedIn kadar aktif kullandığım bir sosyal medya hesabım yok, o yüzden ona dair bir yorumum olacak; çok etkinlik var! Bazen bunların arasından en verimli olanı seçmek biraz zorlayabiliyor, sanırım bunu da abartmaya başladık gibi. Ama bir yandan da seçeneğin fazla olması her birey için kendi adına en uygunu bulabilmesi için avantajlı bir durum.

Finansal okuyazarlık ve yatırım süreçlerinin seyri.

İki yıl önce bu alana bu kadar yatkın olduğumu ve keyif alabileceğimi hiç düşünmemiştim. Hem yaptığım okumalar hem borsa işlemlerim hem de yatırımcı psikolojisi konusunda yaptığım çalışmalar çok keyif veriyor. Bu ay üzerinde çalıştığım diğer bir kavram olan pazarlamanın önüne geçti diyebilirim. Yatırım sermayemizde yine artış mevcut, bunun bir kısmı borsa ile artışı gerçekleştirirken bir kısmı da diğer aile ve iş kanallarından geldi. Hatta hala kesinleşmeyen stajımı da yine bu alanda yapmak istiyorum. Bakalım ne olacak.

Yeni ayda yeni şeyler yapmayı düşünüyorum. Bunların bir kısmı bu yazıların seyri ile alakalı olacak ancak kendime koyduğum bir hedef var, ona ulaşmadan o kısımları gerçekleştirmeyeceğim. Olduğu andan itibaren de zaten gerisi çorap söküğü gibi gelecek. Kervanımızın hedefi belliydi; bir yolculuğa çıkmak. Neleri vardı; kendince bilgileri ve deneyimleri. Şimdilerde o bilgiler ve deneyimler artıyor yani ilk günkü gibi kervan yolda düzülüyor. Tek dikkat ettiğim şey ise attığım her adımın değerlerime ve hayallerime uyması, sonrası iyilik güzellik.

2. Yol Ayrımı / #ozanlayolda 60.Gün

by Russ Kramer 

Geldik 2.ayın sonuna, yine bir Z raporu alma vaktidir. Elbette yine bir aylık süreçte minik virajlardan dönüp, yeni manzaraları izleme şansı ya da virajı döndüğümüz anda karşıdan gelen arabayla kafa kafaya çarpışmadan son anda kurtulmak gibi uç noktalarda ve birbirine zıt deneyimler yaşadım. Ve yine diyorum ki; olan her şeye teşekkür ederim!

İlk ayda neler olduğunu 30 ve 31.gün yazılarımda yazmıştım. İki ay arasında çok net bir fark görüyorum. İlk ayı sayılarla ölçebilirken, ikinci aya dair hiç böyle bir şey yapamadım açıkçası. Yazılara göz gezdirip, biriken deneyimlere baktığımda bunu yapamamamın gayet normal olduğunu ve neden olduğunu daha iyi anladım.

Şimdi neden böyle oldu önce onu konuşalım. İkisinin arasında fark olmasının sebebi bir kararı ilk aldığım andaki istek ve enerjiden kaynaklı olarak, daha hızlı ve pratik şeylerin peşinden gitmem ardından da yolda biraz daha sakinleşim bütün olayların derinlemesine bir yolculuğa başlamamdan kaynaklı. Hepimizde böyle değil midir zaten? Bir seçim yaparız ve hadi, harekete geç modu aktifleşir. Ne kadar imkan varsa değerlendirip, ne kadar araç varsa kullanmaya başlarız. Bu yorar, yordu da.

Ancak benim yorgunluğumun ne imkanları değerlendirmekten ne de araçların hepsini kullanmaktan. Kendi adıma bildiğim çok iyi bir şey var, keyif aldığım şeyleri yaparken yorgunluk dediğimiz şeyi asla hissetmiyorum. İlk ayda yaptıklarım da çok sevdiğim şeylerdi, ikinci ayda yaptıklarım da. E beni ne yordu? İtiraf etmeliyim ki evde oturmak yordu. Denize, gökyüzüne, doğaya karşı bitmek bilmeyen bir tutkuyla dolu olan beni bu kadar evde oturtmak yorgunluğa sebep oldu.

Bunu hissetmeye başladığım andan itibaren hızımı yavaşlatıp, daha sakin ve farkındalığı yüksek durumlara geçiş yaptım. O yüzden yazdıklarımda ve yaşadıklarımda konular hep derinlemesine gitti. Her iki durum da doğal ve olması gerekendi. Sonuçta aynı yüksek hızla yolu gidemeyeceğim gibi, benzin de almak gerekiyor değil mi? Fakat burada yine ne hissettiğimi ayırt edebilmeliydim ve bunu yapabildiğim için kendimi tebrik ettim.

Neydi ayırt edebildiğim şey? Hızlı başlayan bir yolculukta, gelen yorgunluğun neyden kaynaklı olduğu ve sonucunda vereceğim tepkilerin nasıl olması gerektiğiydi. Bu ne demek? Az önce anlattığım gibi yorgunluğun sebebi yaptıklarım değil de başka bir şeydi. Eğer  o kısmı karıştırıp ardından da “bu yol beni çok yordu” diyip vazgeçebilirdim. Kritik nokta tam da buradaydı ve orayı sorunsuzca geçebildim. Hepimiz aslında farkında olmadan çoğu şeyden bu tarz karışıklıklardan ötürü vazgeçiyoruz.

Girişimciler iyi bilir, ölüm vadisinden sonradır asıl sıçrama; uzun mesafe yarışçıları başta depar atmaz; ağaç olgunlaşmadan meyve verirse dalları kırılır… Çalışmak, beklemek, olgunlaşmak. Yola adanma sadece durmakla olmayacağı gibi sadece çok çalışmakla da olmuyor. Bazen durup, dinlenmeli ve nefes almalı insan.

Ya Ozan hep mi böyle pozitif, hep mi her şey yolunda?

Elbette değil. Çok canımı yakan bir konu var mesela. Moralimin bozulduğu anlar var. Özlediklerim var. Sinirlendiğim, içten içe beni geren yerler var. Ama hepsini ortaya koyunca bir bakıyorum, yapabileceğim bir şey var mı diye? Önce temelden gelip neden, sonra çözüm varsa nasıl ve ardından uygulama. Eşittirin sağ kısmına baktığımda yapabileceğim bir şey yoksa, olduğu gibi kabullenmekten başka bir çözüm yöntemi kalmıyor. Hepsinin mutlaka taşıdığı bir anlam ve verdiği bir ders var. O yüzden an’laşmak önemli şey. Yoksa benim de gözlerim doluyor yahu!

Bir ayın sonunda  diyebileceğim en net şey, sahip olduklarımızın kıymetini bilmek olacaktır. Sevdiklerimiz, bizi sevenler, hayatımızda bizlere bir şeyler öğretenler, yol açanlar veya yolu tıkayanlar, göründüğü gibi olanlar veya olduğunu saklayanlar, idollerimiz, bizi örnek alanlar… Ve kendimiz, iyi ki varız!

İçten Gelen Yol / #ozanlayolda 59.Gün

by Schin Loong

“…
Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez
Gönülden gönüle giden…” – Neşet Ertaş


Enerjisini fazlasıyla hissettiren  ve önümüzdeki yeni yolcululuklara kapılar açan, sendromun çok bir anlam ifade etmediği bir Pazartesi sabahında başladım aklımın ve ruhumun içindekileri kelimelere dökmeye… Çok heyecanlı olduğum zamanlarda uzun cümleler kurmak beni mutlu ediyor neden bilmiyorum. Heyecandan konuşamamak gibi durumu da pek yaşamamışımdır o yüzden heyecanı hissettiğimde daha da enerji doluyorum. İşte öyle bir gün!

Yazılarımı okuyanlardan aldığım yorumlar; seninle sohbet ediyormuşum gibi oluyor, kendimi buluyorum, yazdıkların çok içten cümleleri etrafında şekilleniyor genelde. Hepsinin merkezinde ise tek bir kavram var zaten anlamı da içten gelen demek olan, etimolojik kökeninde Arapça’da “bir şeyin en iç kısmı, özü” demek olan; samimiyet.

Z kuşağının gündemde olduğu son günlerde, kuşağın bütün temsilcilerinin karakter yapılarında öne çıkan özelliklerden birisi olan bu kavram hayatımızda giderek daha da önem kazanacak gibi görünüyor. Bir yandan da acı gerçekleri su yüzüne çıkartıyor. Biz yine konuyu iki parçada değerlendirip, nasıl bir sonuca varacağız bakalım.

Önce, önceden olan ve bugünümüze etki eden samimiyet yoksunluğu…

Doğasında birbiriyle etkileşime geçmek olan insan zaman içerisinde bu etkileşimin farklı yollarını denedi ve öğrendi. Öğrendiklerinin üzerine çalışmalar yaparak, yaşadığı gelişmeyle birlikte bu yollarda da farklı tarzlar edindi. Kendini ifade etmek niyetiyle ortaya çıkan süreçte öncesinde yaşadığı deneyimler ve geleceğin belirsizliği kaygısı yüzünden bu niyetini ve kendini korumaya almaya çalıştı. Bu koruma hissi öncelerinde belki istemsizdi ancak zaman içerisinde, bence ekonomik çıkarların da büyük etkisiyle, istemli bir şekilde yapılan eylemlere dönüştü.

Kendini korumaya alan insan, korumaya aldığı noktaları kimi zaman hiç ifade etmemekle birlikte eksik veya yanlış ifade ettiği durumlar olmaya başladı. Gelin bir örnek üzerinden pekiştirelim. Geçmişte kendi inandığı doğruları söylediği bir şekilde zarar görmüş bir ebeveyn tarafından büyütüldüyseniz, düşündüklerinizi söylememeniz için öğütler almış olabilirsiniz. Başka bir açıdan kendini ifade eden bir bireyin karşı taraftan herhangi bir şekilde, bir flört süreci ya da iş görüşmesi olabilir, olumsuz yanıt aldığına tanık olduysanız bilinçaltınız size “karşının duymak istediklerini söyle” gibi bir taktiksel yaklaşımda bulunmuş olabilir. Ancak hepimiz biliyoruz ki samimiyetsizlik açıkça hissedilir bir durumdur.

Şu anımızda yakaladığımız ve geleceğimize etki eden samimiyet…

Bütün bunların tersi yönde, ilk başta da bahsettiğim gibi bireyin kendi özünden geleni rahatlıkla ifade edebilmesi gayet kabul edilebilir bir durumdur. Ve hatta bundan doğalı da yoktur… Hissettiklerimizi ve düşüncelerimizi karşıya aktarabilmek içimizde büyük bir rahatlamanın kaynağı olurken, bunu yapamamak bizi fazlasıyla sıkıntılı bir sürece sürükleyebilir. Bulunduğumuz durum ve şartlar doğrultusunda bunu yapabilmek büyük beceridir.

Kimi zaman olacak olanlardan korkup kimi zamanda “söylesem tesiri yok, sussam gönlüm razı değil” çelişkisiyle kendini boğuşurken bulabilir insan.  Korkularımızı kabullenemediğimiz bir düzende, korkarak içimizden geçenleri söyleyememek muhtemeldir. Önce kendimizi kabullenip, ardından olduğumuz gibi kendimizi ifade ederken, karşımızdakinin de bizi olduğumuz gibi kabul etmesi bu etkileşimin çerçevesini oluşturmakta.

Ancak samimiyet çerçevesinin de suistimal edilmesi ve bireyler tarafından farklı yorumlanması da mümkün. Bu çerçeveyi gördüğü resimle dolduran aynı resmi karşıdaki göremeyince, görse de aynı değeri vermeyince üzülebiliyor ve kızgınlık sürecine girebiliyor. Bu yüzden dikkat etmemiz gereken noktalardan birisi de neyi; nasıl söylediğimizdir. Eğer söylem tarzımıza dikkat etmezsek, ne söylediğimiz bütün anlamını yitirebilir. Bir kez olsun haklıyken haksız duruma düştüyseniz bunu çok iyi bilirsiniz.

Geldiğimiz noktada gerek yenil nesil, gerekse bizden önceki nesillerle olan etkileşimimiz olumlu anlamda etkilemek istiyorsak samimiyet bizim için önemli bir değer olacaktır.  Müşterisine samimi yaklaşmayan marka da, sevgilisine samimi olmayan partner de, samimiyetsiz bir takım oyunu da bir gün mutlaka kötü bir kapanış yapacaktır. Eğer hem kendimizi hem karşıyı rahat hissettirecek bir durumda bu etkileşime devam edersek, bütün yaşanacakların ne kadar keyif olduğunu ancak ve ancak o zaman anlıyor oluruz. Ve bütün biriken anılar, güzel bir çerçevenin içini doldurduktan sonra her baktığımızda bize yine aynı hisleri yaşatacaktır.

Yolda Bırakmadıklarım / #ozanlayolda 57. & 58.Gün

by Marjan van der Kooi

Yine bir gün boşluk bırakarak yazıyorum. Sürekli spor yapan bir insansanız, sporu bıraktığınızda günlük rutinlerin sizi daha çok yorduğunu görebilirsiniz. Havalar serin gidiyor derken Türkiye’nin en güneyinde birden sıcaklık artmaya başladı ve bununla birlikte artan nem üzerimde bir hantallık oluşturdu, yine tanıdık bir his yine çözmesi kolay. Bir de düşük enerjilerden çok etkileniyorum kuvvetle muhtemel onun da etkisi var bu son bir iki gündür olan ruh halimde. Hatta bunu bildiğim için ben senelerdir televizyon izlemiyor, uzun zamandır da sosyal medyayla aramda bir mesafe var. Sadece iş odaklı süreçlerde kullanıyorum kendilerini.

Bugüne kadar hep değiştirdiklerimden veya bıraktıklarımdan konuştuk. Yolculuk hep bunlar etrafında mı gidiyor? En önce kendine karşı dürüst olmalı insan, hayır. Değişim yaratmak, kurtulmak, ileri gitmek bunlar hep kulağa hoş gelir çünkü insandaki yapabilme hissini tetikler. Peki ya değiştirmediklerimiz? Bırakamadıklarımız? Değiştirmeyi ya da bırakmayı istemediklerimiz? Buraya kadar olumsuz enerjili sorulardı bir de; Değişmemesi gerekenler? var.

Yine iki parçada konuşalım hepsini…

İlk olarak bir türlü kurtulamadığımız, hala aynı değişmiyor dediğimiz belkide onlarca şey vardır hayatımızda. Değişim elbette her zaman mümkündür. Ancak Antagonist Yasası der ki; değiştirmek istediğin şey ne kadar büyükse karşılacağın direnç o kadar fazladır. Bunu bir düzeni değiştirmek olarak da düşünebilir bir kemiği kırmak olarak da yaklaşabilirsiniz. Değiştirmek istenilen sistem ya da düzen ne denli büyük bir kapsama sahipse onu değiştirmek için o kadar büyük bir enerjiye ihtiyaç olur. Dinamikleri çok farklı olduğu için farklı yaklaşımlar kullanmak gerekirken, değişim sürecini de doğru yönetmek gerekir.

Yanlış kaynayan kemiğin doğru kaynaması için kırılması gerektiği gibi, yanlış yolda giden şeylerinde mutlaka değişmesi gerekir. Ancak kemiğin kırılmasındaki acıdan korktuğumuz gibi bu değişimi başlatmak da bize korkutucu gelebilir. Çünkü karşılacağımız dirence karşı ne cesaretimiz vardır ne de sonunda olacak değişime dair inanç… O yüzden insan burada kader diyip boyun eğer ve o yanlışlıkların arasında kaybolup gider. İşte burası bir türlü değişmeyen, bir türlü bırakamadıklarımızın evreniydi.

Peki ya paralel evrende neler oluyor?

İkinci durum ise ne olursa olsun, nereye gidersek gidelim, kimin gittiği ya da geldiği önemli olmadan değişmemesi gerekenlerdir. Hayat dediğimiz yolculuk bizi doğum ile ölüm arasındaki bir süreçte sayısı çok fazla olan, kimisi heyecan veren kimisi derinden yaralayan, hislerin ve düşüncelerin sürekli değiştiği deneyimlere tabii tutuyor. Bütün bu deneyimlerin çerçevesinde her şey değişiyor mu? Değişmeyen tek şey değişimin ta kendisidir gibi bir cümleyi ne ben yazdım ne siz söylediniz.  

Elbette kimse doğduğu anda olduğu gibi bir hayat sürmüyor ki öyle olsaydı avcı toplayıcı dönemden bugüne gelmemiz zaten mümkün olmazdı.  Ancak biliyoruz ki bazı şeylerden sonra, kendini bilmek gibi, insanda değişmemesi gereken noktalar ortaya çıkıyor. Bunlar karakter, değerler, yaşam tarzı gibi kavramlar olabilir. Bu saydıklarım zaten kolay kolay değişmesin bi zahmet yoksa her yanımızda dengesizliklerle boğuşmak zorunda kalıyoruz.

Ama benim asıl dikkat çekmek istediğim nokta bizim özellikle değişmesini ya da bırakmayı istemediklerimiz. Kızsalar da bağırsalar da bizi büyüten ebeveynlerimize olan bağımız, beş parmağın beşinin bir olmayışıyla güzel olan kardeşlerimiz, kavga etsek de beş dakika sonra keyifle oyun oynayabildiğimiz arkadaşlarımız, bütün yaramazlıklarına rağmen bir öpücükle sinirimizi alan çocuklarımız, canımızı yaksa da bazen saf sevgiyle bağlı olduğumuz sevgilimiz, yendiğinde çok sevindiğimiz ama yenildiğinde de vazgeçmediğimiz takımımız…

Bazı şeylerden vazgeçmenin, bırakmanın zor olduğu gibi bazı şeylerden de özellikle kopmaz insan. Bunun nedenleri, hisleri, sonuçları durumdan duruma değişir. Ama bugün geldiğim noktada görüyorum ki adanmışlık gerektiren bir yol ancak ve ancak teslimiyet ardından da sahip olduklarının kıymetini bilerek ve yanında taşıdıklarından bazılarını yolda bırakmayarak anlamlı bir yolculuk oluyor.

Bu yazı ne kadar yürüsek de, uzaklaştığımızı düşünsek de hep içimizde olacak olanlar içindi. Bizi biz yapanlar, onlar iyi ki varlar…

Yol Düğümleri ve Çözümleri / #ozanlayolda 55. & 56.Gün

by Estefan Gargost

Dün yazamadım çünkü fiziki olarak bir yoldaydım ve ardından da kendimi çok yorgun hissettiğim için ne bilgisayarla ne de telefonla çok vakit geçirebildim. Bir yandan da hala üzerimde taşıdığım gereksiz yüklerin olduğunu ve bunları atmam gerektiğini anladım, onların çözümlemeleriyle geçti bütün akşam.

Çözümleme yapabilmek söylenirken kolay ama yaparken zorlayan eylemlerden. Karmakarışık düşüncelerin, birikmiş deneyimlerin, heyecanların ya da kırgınlıkların bolca olduğu bir kutudan bir şeyleri çıkartmak ya da dolanmış olanları ayırmak cümlenin uzunluğundan da anlaşıldığı hemen ve basit de olmuyor. Ama karamsar olmaya gerek de yok, hep dediğimiz denge üzerine kurulu Dünya’da ne kadar sorun varsa o kadar da çözüm vardır.

Önce bence kafamız neden karışıyor ona bakmak gerekiyor. Eğer ki benim gibi disiplinlerarası bir düşünce sisteminiz varsa ya da empat biriyseniz bu karışıklığın ortaya çıkması an meselesi olabiliyor. Hayallerle başlayan süreçte devamında okumalarla, izlemelerle, dinlemelerle devam ediyor. Ardından zihin bunların hepsine yorum yapıyor. Bir yandan empatinin getirmiş olduğu benim dışımdaki hisler de eklenince, bütün bunların arasından hangisi benim hangisi değil ayırmak gerekiyor. Bunu 2015’ten önce sorsaydınız bana çok daha farklı cevaplar alırdınız, kendimi dinlemeyi öğrendiğimden bu yana çok daha rahatım.

Etrafımızdaki çoğu insanda bu karışıklığı görmek mümkün ama kim farkında önemli olan o. Kendi düşüncelerini, kendi hislerini ayırt edemeyen insan esen rüzgarın savurduğu yaprak gibi inişli çıkışlı bir hayatın ortasında buluyor kendini.  Bu tarzdaki insanlara baktığımızda da çoğunlukla sorunu dışarıdan kaynaklı olduğunu düşündüklerini görebiliyorum. Büyük hata.

Son zamanlarda okuduğum kitaplar arasında beni en çok etkileyenlerden birisi Kalıtsal Aile Travmaları üzerine yazılan “Seninle Başlamadı” oldu.Temel olarak odaklandığı nokta şu anda yaşadıklarımızın, bizim için en zorlu deneyimlerin aslında bizden nesiller öncesinde ebeveynlerimizin veya atalarımızın yaşadığı deneyimlerin sonucundaki dersler olduğuydu. İnsan önce bi yok artık diyor ama eğer ki biyoloji ile biraz ilgiliyseniz DNA’nın ve beynin neleri kaydettiğini daha iyi anlayabilirsiniz.

Kitapta anlatılan vakalar ve okuyucuya sunduğu çözüm teknikleri gerçekten çok faydalı. Eğer bir gün kitabı okursanız net olarak göreceksiniz ki sizinle başlamadı… Konunun sizle hiçbir alakası yok aslında. Bütün bunları görüp, arındığında insan o kadar rahatlıyor ki… Bir tek yaşayan bilir.

Kitapla alakalı belki daha detaylı bir yazı yazabilirim ama gelin size dün ve daha öncesinde de sürekli kullandığım en basit çözümleme yöntemini anlatayım.

Düşünce mi His mi?

2 tane çok net ayrım yapabiliriz. Aklımdan geçen, önüme gelen şey bir düşünce mi yoksa bir his mi? Bakın duygu değil. Duygu, hislere düşüncelerin yüklediği anlamlardır. E peki düşünce mi his mi nasıl anlayacağınız? İleri çalışmalarda bu ayrımı yaptıracak teknikler mevcut ama yine en sade haliyle, eğer ki duyu organlarınızda bir tetiklenme yaşanıyorsa ben buna his diyorum. Kişiler, nesneler, yerler veya  zamanla alakalı bir şeyler ise net olarak bu bir düşüncedir diyebilirim.

Sahibi kim?

Düşünceyi ve hissi birbirinden ayırdıktan sonra bir sonraki adımda bunların kime ait olduğu var. Özellikle bizim toplumumuz birbirinden etkilenmeye çok açıktır. Hatta bu yüzden her yerde bir tribün havası var, çabuk ateşlenir çabuk tepki verebiliriz. Ancak biliyoruz ki temelde çoğu yine bizim değil. Başkasının kılıcını sallamak, yine bir başkasının derdini çekmek, her duyduğumuzdan etkilenmek… Nasıl alışık olduğumuz durumlar değil mi? O yüzden bu hissin ya da düşüncenin sahibi kim?

Bunu nasıl anlayabiliriz? Bu en derinde insanın kendini tanımasıyla alakalı bir durum. Delphi tapınağının girişinde ya da Matrix’te Kahin’in mutfağının girişinde yazdığı gibi “Kendini Bil”mekten geçiyor hepsi. Yine çok sade bir yöntemle bu ayrımı yapabilmek için en yakınınızdakileri aklınıza getirin. Bu his veya düşünce ile onlar arasında ilişki kurmayı deneyin ve göreceksiniz ki başkasıyla ne kadar çok eşleşiyorsa o kadar size ait değildir.

Çözümlemek ve ayrıştırabilmek önemli şey. Hele ki kontrolsüz bir çığ gibi hareket eden bu ortamda yanlış şeylerin peşinden gitmek ve yanlış tepkiler vermek çok olası. Hep yaptığımız gibi, şimdi bir durun ve deriiin bir nefes alın.

Nefesi alan kim?

Haritaya Bakarak Yeni Bir Yol Bulmak / #ozanlayolda 54.Gün

by Arthur Robins

Bir yaz gününde doğmuş bir insan olarak henüz ısınmamış havalara bu kadar sevineceğimi hiç tahmin etmezdim. Bunun neyden kaynaklandığını biliyorum, sıcak havanın evde ya da kapalı ortamlarda yarattığı kasvet hiç sevmediğim bir durum. Yoksa etkinlik sektöründe çalıştığım dönem sıcağın altında çok operasyon gerçekleştirdim ve bunu çalışırken hiç fark etmezdim. Aynı durum tatil sürecimle de alakalı, deniz kenarında ya da tarih odaklı bir tatilde sıcak hiçbir zaman sorun yaratmadı. Ve konu yine o anı ne kadar dolu dolu geçirdiğimize geliyor.

Bugün yine dün odağımda olan konulardan birisini anlatacağım. İnsanlık varoluşundan bu yana çözümlerin hatta pratik çözümlerin peşinde oldu her zaman. Bugün kullandıklarımız dünkü sorunlara çözüm iken yine aynı şeyler biz şu an pek göremiyoruz ama yarının sorunlarını oluşturacaklar. Bu yolculukta amaçlarımdan birisi keşfetmek olduğu için farklı bakış açılarından yaklaşmaya gayret ediyorum her şeye. Keşfettiğim sorunlara elbette çözüm de arıyorum.

Yine bütün macera bir soru ile başlıyor; bir şeyi yapabilmenin tek bir yolu mu vardır?

Şuraya önce kocaman bir “Hayır!” yazayım. Şimdi  de neden olduğunu açıklamaya başlıyorum. Yine bunu açıklarken metaforlar kullanacağım çünkü metaforlar tam da bizim aradığım o pratik bilgiye erişmemizi sağlıyor bence. Teoriyi anlatmak yerine nerede nasıl işe yaradığını göstermek akılda kalıcılığı sağlıyor.

Yine bir noktadayız ve bir yere gitmek istiyoruz. Neler kullanabiliriz? Ulaşım aracı, rehber ekipmanlar, yol rehbeleri, yol arkadaşları vs. Buradan seçip aldığım şey rehber ekipmanlar içerisinden harita. İçinizden navigasyon kullanmak gibi cin fikirliler çıkabilir, gayet normal çünkü pratik çözümlerin peşindeyiz demiştim. Ben kendimi şu an gizli bir haritayı eline geçirmiş bir korsan olarak hayal ediyorum.

Bulunduğumuz nokta ile gideceğimiz yer arasında bir yol var. Sizden önce gitmek istediğiniz yerdeki asıl “neden”i düşünmenizi istiyorum. Neden oraya gitmek istiyorsunuz? Neden o arabayı almak? Neden o üniversitede okumak? Neden o şirkette çalışmak? Çünkü aslında peşinde olduğumuz şey oradaki deneyim ve etki. Yani arabanın size verdiği hız deneyimi, üniversitenin size vereceğini düşündüğünüz eğitim deneyimi, şirketin size sağlayacağı statü deneyimi. Burada ne arabanın markasının, ne üniversitenin adının ne de şirketin sektörünün anlamı var. Bütün bunlar size o deneyimi yaşatmak için varolan şeyler.

Pekala ben bir korsan olarak neyin peşindeyim, gizli bir hazinenin. Hazine bana ne ifade ediyor, zenginlik mi? Sıradan bir bakış açısıyla evet denebilir ama peşinde olduğum şeylerden birisi yasak denizleri keşfetmeye duyduğum istek. Orada yaşayacaklarım, beni bekleyenler, sonundaki keyif.

Şimdi o haritaya bakıyorum, tayfamın ve gemimin sağlıklı bir şekilde oraya varabilmesi adına bir yol çiziyorum. Yolun gereklilikleri var, koşulları var, uzunluğu var… Bize uyuyor mu bakıyorum. Uyuyorsa yola koyuluyorum ve hepsini tek tek gerçekleşitrmeye başlıyorum. Her şey mükemmel gitti yolda, hazineye ulaştık ve bitti.

Peki ya o yolda her şey mükemmel gitmezse? Ya da biz o yola uygun değilsek yani peşinde olduğumuz şey o yolun sonunda değilse? O zaman haritayı yeniden açma vaktidir. Karar vermemiz gereken bir nokta var; oraya gitmenin başka bir yolu var mı yoksa peşinde olduğumuz deneyim sadece orada mı var?


Bir şeyi yapmanın bence tek bir yolu yoktur o yüzden başka bir yol mutlaka vardır. Bunu bir yandan bir matematik denklemi gibi düşünebilirsiniz, 2+2=4 iken 1+3 de 4 olabiliyor. Çok basit, hiç kafa karıştırmaya gerek yok. Aramızdaki navigasyoncular iyi bilirler, yazılım bize birkaç farklı yol alternatifi de önerir. Bunun kimisi daha uzundur, kimisi daha sakin, kimisi daha kısa ama engebeli. O yüzden baktınız yolunda gitmeyen şeyler var haritanıza tekrar bakın, başka bir yol var mı?

E bir de diğer durum var, ki burası kabul etmesi ve değiştirmesi en zor gelen noktadır. O peşinde olduğunuz şeyde değildir aradığınız. Hız arıyorsanız bunu bir motosiklet ile de yapabilirsiniz, eğitimin size vereceklerini arıyorsanız başka bir yerde ya da birinden o deneyimi alabilirsiniz, statüyse aradığınız statü oluşturmanın zaten çok yolu var. Ama öyle bir noktadayız ki, illa o araba o okul o iş…

Yolunuzda belki de bunların olmayacağına dair çok mesaj vardır. Arabayı alacak paranız batar, okula gidemezsiniz, işe kabul edilmezsiniz…  Bunları kabul etmek zor gelir her zaman insana. Görülmesi gereken şey; istediklerinizden vazgeçmiyorsunuz aksine olsun diye yeni bir yol arıyorsunuz. Anlatınca kolay değil mi? Bütün sır yapmakta.

Sahi siz neyin peşindesiniz?

Visit Us On YoutubeVisit Us On LinkedinVisit Us On Twitter