Yol Düğümleri ve Çözümleri / #ozanlayolda 55. & 56.Gün

by Estefan Gargost

Dün yazamadım çünkü fiziki olarak bir yoldaydım ve ardından da kendimi çok yorgun hissettiğim için ne bilgisayarla ne de telefonla çok vakit geçirebildim. Bir yandan da hala üzerimde taşıdığım gereksiz yüklerin olduğunu ve bunları atmam gerektiğini anladım, onların çözümlemeleriyle geçti bütün akşam.

Çözümleme yapabilmek söylenirken kolay ama yaparken zorlayan eylemlerden. Karmakarışık düşüncelerin, birikmiş deneyimlerin, heyecanların ya da kırgınlıkların bolca olduğu bir kutudan bir şeyleri çıkartmak ya da dolanmış olanları ayırmak cümlenin uzunluğundan da anlaşıldığı hemen ve basit de olmuyor. Ama karamsar olmaya gerek de yok, hep dediğimiz denge üzerine kurulu Dünya’da ne kadar sorun varsa o kadar da çözüm vardır.

Önce bence kafamız neden karışıyor ona bakmak gerekiyor. Eğer ki benim gibi disiplinlerarası bir düşünce sisteminiz varsa ya da empat biriyseniz bu karışıklığın ortaya çıkması an meselesi olabiliyor. Hayallerle başlayan süreçte devamında okumalarla, izlemelerle, dinlemelerle devam ediyor. Ardından zihin bunların hepsine yorum yapıyor. Bir yandan empatinin getirmiş olduğu benim dışımdaki hisler de eklenince, bütün bunların arasından hangisi benim hangisi değil ayırmak gerekiyor. Bunu 2015’ten önce sorsaydınız bana çok daha farklı cevaplar alırdınız, kendimi dinlemeyi öğrendiğimden bu yana çok daha rahatım.

Etrafımızdaki çoğu insanda bu karışıklığı görmek mümkün ama kim farkında önemli olan o. Kendi düşüncelerini, kendi hislerini ayırt edemeyen insan esen rüzgarın savurduğu yaprak gibi inişli çıkışlı bir hayatın ortasında buluyor kendini.  Bu tarzdaki insanlara baktığımızda da çoğunlukla sorunu dışarıdan kaynaklı olduğunu düşündüklerini görebiliyorum. Büyük hata.

Son zamanlarda okuduğum kitaplar arasında beni en çok etkileyenlerden birisi Kalıtsal Aile Travmaları üzerine yazılan “Seninle Başlamadı” oldu.Temel olarak odaklandığı nokta şu anda yaşadıklarımızın, bizim için en zorlu deneyimlerin aslında bizden nesiller öncesinde ebeveynlerimizin veya atalarımızın yaşadığı deneyimlerin sonucundaki dersler olduğuydu. İnsan önce bi yok artık diyor ama eğer ki biyoloji ile biraz ilgiliyseniz DNA’nın ve beynin neleri kaydettiğini daha iyi anlayabilirsiniz.

Kitapta anlatılan vakalar ve okuyucuya sunduğu çözüm teknikleri gerçekten çok faydalı. Eğer bir gün kitabı okursanız net olarak göreceksiniz ki sizinle başlamadı… Konunun sizle hiçbir alakası yok aslında. Bütün bunları görüp, arındığında insan o kadar rahatlıyor ki… Bir tek yaşayan bilir.

Kitapla alakalı belki daha detaylı bir yazı yazabilirim ama gelin size dün ve daha öncesinde de sürekli kullandığım en basit çözümleme yöntemini anlatayım.

Düşünce mi His mi?

2 tane çok net ayrım yapabiliriz. Aklımdan geçen, önüme gelen şey bir düşünce mi yoksa bir his mi? Bakın duygu değil. Duygu, hislere düşüncelerin yüklediği anlamlardır. E peki düşünce mi his mi nasıl anlayacağınız? İleri çalışmalarda bu ayrımı yaptıracak teknikler mevcut ama yine en sade haliyle, eğer ki duyu organlarınızda bir tetiklenme yaşanıyorsa ben buna his diyorum. Kişiler, nesneler, yerler veya  zamanla alakalı bir şeyler ise net olarak bu bir düşüncedir diyebilirim.

Sahibi kim?

Düşünceyi ve hissi birbirinden ayırdıktan sonra bir sonraki adımda bunların kime ait olduğu var. Özellikle bizim toplumumuz birbirinden etkilenmeye çok açıktır. Hatta bu yüzden her yerde bir tribün havası var, çabuk ateşlenir çabuk tepki verebiliriz. Ancak biliyoruz ki temelde çoğu yine bizim değil. Başkasının kılıcını sallamak, yine bir başkasının derdini çekmek, her duyduğumuzdan etkilenmek… Nasıl alışık olduğumuz durumlar değil mi? O yüzden bu hissin ya da düşüncenin sahibi kim?

Bunu nasıl anlayabiliriz? Bu en derinde insanın kendini tanımasıyla alakalı bir durum. Delphi tapınağının girişinde ya da Matrix’te Kahin’in mutfağının girişinde yazdığı gibi “Kendini Bil”mekten geçiyor hepsi. Yine çok sade bir yöntemle bu ayrımı yapabilmek için en yakınınızdakileri aklınıza getirin. Bu his veya düşünce ile onlar arasında ilişki kurmayı deneyin ve göreceksiniz ki başkasıyla ne kadar çok eşleşiyorsa o kadar size ait değildir.

Çözümlemek ve ayrıştırabilmek önemli şey. Hele ki kontrolsüz bir çığ gibi hareket eden bu ortamda yanlış şeylerin peşinden gitmek ve yanlış tepkiler vermek çok olası. Hep yaptığımız gibi, şimdi bir durun ve deriiin bir nefes alın.

Nefesi alan kim?

Haritaya Bakarak Yeni Bir Yol Bulmak / #ozanlayolda 54.Gün

by Arthur Robins

Bir yaz gününde doğmuş bir insan olarak henüz ısınmamış havalara bu kadar sevineceğimi hiç tahmin etmezdim. Bunun neyden kaynaklandığını biliyorum, sıcak havanın evde ya da kapalı ortamlarda yarattığı kasvet hiç sevmediğim bir durum. Yoksa etkinlik sektöründe çalıştığım dönem sıcağın altında çok operasyon gerçekleştirdim ve bunu çalışırken hiç fark etmezdim. Aynı durum tatil sürecimle de alakalı, deniz kenarında ya da tarih odaklı bir tatilde sıcak hiçbir zaman sorun yaratmadı. Ve konu yine o anı ne kadar dolu dolu geçirdiğimize geliyor.

Bugün yine dün odağımda olan konulardan birisini anlatacağım. İnsanlık varoluşundan bu yana çözümlerin hatta pratik çözümlerin peşinde oldu her zaman. Bugün kullandıklarımız dünkü sorunlara çözüm iken yine aynı şeyler biz şu an pek göremiyoruz ama yarının sorunlarını oluşturacaklar. Bu yolculukta amaçlarımdan birisi keşfetmek olduğu için farklı bakış açılarından yaklaşmaya gayret ediyorum her şeye. Keşfettiğim sorunlara elbette çözüm de arıyorum.

Yine bütün macera bir soru ile başlıyor; bir şeyi yapabilmenin tek bir yolu mu vardır?

Şuraya önce kocaman bir “Hayır!” yazayım. Şimdi  de neden olduğunu açıklamaya başlıyorum. Yine bunu açıklarken metaforlar kullanacağım çünkü metaforlar tam da bizim aradığım o pratik bilgiye erişmemizi sağlıyor bence. Teoriyi anlatmak yerine nerede nasıl işe yaradığını göstermek akılda kalıcılığı sağlıyor.

Yine bir noktadayız ve bir yere gitmek istiyoruz. Neler kullanabiliriz? Ulaşım aracı, rehber ekipmanlar, yol rehbeleri, yol arkadaşları vs. Buradan seçip aldığım şey rehber ekipmanlar içerisinden harita. İçinizden navigasyon kullanmak gibi cin fikirliler çıkabilir, gayet normal çünkü pratik çözümlerin peşindeyiz demiştim. Ben kendimi şu an gizli bir haritayı eline geçirmiş bir korsan olarak hayal ediyorum.

Bulunduğumuz nokta ile gideceğimiz yer arasında bir yol var. Sizden önce gitmek istediğiniz yerdeki asıl “neden”i düşünmenizi istiyorum. Neden oraya gitmek istiyorsunuz? Neden o arabayı almak? Neden o üniversitede okumak? Neden o şirkette çalışmak? Çünkü aslında peşinde olduğumuz şey oradaki deneyim ve etki. Yani arabanın size verdiği hız deneyimi, üniversitenin size vereceğini düşündüğünüz eğitim deneyimi, şirketin size sağlayacağı statü deneyimi. Burada ne arabanın markasının, ne üniversitenin adının ne de şirketin sektörünün anlamı var. Bütün bunlar size o deneyimi yaşatmak için varolan şeyler.

Pekala ben bir korsan olarak neyin peşindeyim, gizli bir hazinenin. Hazine bana ne ifade ediyor, zenginlik mi? Sıradan bir bakış açısıyla evet denebilir ama peşinde olduğum şeylerden birisi yasak denizleri keşfetmeye duyduğum istek. Orada yaşayacaklarım, beni bekleyenler, sonundaki keyif.

Şimdi o haritaya bakıyorum, tayfamın ve gemimin sağlıklı bir şekilde oraya varabilmesi adına bir yol çiziyorum. Yolun gereklilikleri var, koşulları var, uzunluğu var… Bize uyuyor mu bakıyorum. Uyuyorsa yola koyuluyorum ve hepsini tek tek gerçekleşitrmeye başlıyorum. Her şey mükemmel gitti yolda, hazineye ulaştık ve bitti.

Peki ya o yolda her şey mükemmel gitmezse? Ya da biz o yola uygun değilsek yani peşinde olduğumuz şey o yolun sonunda değilse? O zaman haritayı yeniden açma vaktidir. Karar vermemiz gereken bir nokta var; oraya gitmenin başka bir yolu var mı yoksa peşinde olduğumuz deneyim sadece orada mı var?


Bir şeyi yapmanın bence tek bir yolu yoktur o yüzden başka bir yol mutlaka vardır. Bunu bir yandan bir matematik denklemi gibi düşünebilirsiniz, 2+2=4 iken 1+3 de 4 olabiliyor. Çok basit, hiç kafa karıştırmaya gerek yok. Aramızdaki navigasyoncular iyi bilirler, yazılım bize birkaç farklı yol alternatifi de önerir. Bunun kimisi daha uzundur, kimisi daha sakin, kimisi daha kısa ama engebeli. O yüzden baktınız yolunda gitmeyen şeyler var haritanıza tekrar bakın, başka bir yol var mı?

E bir de diğer durum var, ki burası kabul etmesi ve değiştirmesi en zor gelen noktadır. O peşinde olduğunuz şeyde değildir aradığınız. Hız arıyorsanız bunu bir motosiklet ile de yapabilirsiniz, eğitimin size vereceklerini arıyorsanız başka bir yerde ya da birinden o deneyimi alabilirsiniz, statüyse aradığınız statü oluşturmanın zaten çok yolu var. Ama öyle bir noktadayız ki, illa o araba o okul o iş…

Yolunuzda belki de bunların olmayacağına dair çok mesaj vardır. Arabayı alacak paranız batar, okula gidemezsiniz, işe kabul edilmezsiniz…  Bunları kabul etmek zor gelir her zaman insana. Görülmesi gereken şey; istediklerinizden vazgeçmiyorsunuz aksine olsun diye yeni bir yol arıyorsunuz. Anlatınca kolay değil mi? Bütün sır yapmakta.

Sahi siz neyin peşindesiniz?

Yol Sormak / #ozanlayolda 53.Gün

by Daniel Rodgers

Geriye çekilip, uzun uzun olanları izlediğim bir gün oldu. Etrafımdaki insanların tepkileri, LinkedIn akışımdaki paylaşımlar, telefonuma gelen mesajlar ve e posta kutum… Durup sakinleşmek insana daha geniş bir bakış açısı kazandırıyor, olayların arkasındaki veya derinindeki şeyleri görmeye başlıyor. Bütün bu olanların arasında öne çıkan bir şey vardı, yurt dışı merkezli bir girişim Türkiye operasyonlarına başlamak için benimle çalışmak istedi. İşsizliğin arttığı, ücretlerin düştüğü bir ortamda nereden baksanız çok güzel haber. Bakalım süreçte neler olacak…

En başında benim gibi bilmediğiniz bir yola doğru bir yolculuğa çıkıyorsanız bazı noktalara dikkat etmeniz gerekiyor. Bunlardan en önemlisi kendini bilmek bence ama kendini bilmek yolu gitmeye yeter mi? Elbette yeter diye düşünüyorum, sadece bu yolu kolaylaştırmak için ne varsa denemeye de açığım biliyorsunuz. Bilmediğimiz bir yola en rahat nasıl gidilir? Sorarak.

Aramice/Süryanice “doldurma” kökünden türeyen sormak eylemi bize kökleriyle bir mesaj veriyor, doldur.  Sonuçta bilinmezlik boş bir kutu, içine koyduklarımızla bilinmeye başlayacak ya da hatırlayın hamur öyle şekillenecek. Bu yol gidilir mi, yolda ne ya da kim var, nasıl gidilir gibi yüzlerce soru üretebiliriz. Teknik olarak  değil de biz yine konuya işlevsellik açısından bakalım.

Soruları öylesine sormamak gerekiyor ki işe yarasın, bu eylemi 3 parçada değerlendiriyorum ben; neye, kime, nasıl.

Neye?

Varmak istediğimiz yeri bilmedikten sonra kim bize nasıl yardım edebilir ki? Çıktığımız yolculukta yaşamak, deneyimlemek ve öğrenmek istediğimiz her ne ise önce onu belirlememiz gerekiyor. Ardından sorulan sorular ona dair olmalı ki cevapları yolda bize yardım edebilsinler.

Kime?

E bizim bir hedefimiz var, oraya gitmemiz gerekiyor. Herkese bu doğrultuda soru sorulabilir çünkü bence herkesten bir şey öğrenilebilir.Bu bakış açısını kaçırmamak gerekiyor ama. Aksi takdirde yolunuzla ya da yolculuğunuzla alakalı işe yaramayan insanlardan işe yaramayan bilgilerle kafanızı dolduruyorsunuz. İşe yaramayandan ne öğreniriz ki? Ne yapmamamız gerektiğini.

Diğer durum? Tadından yenmez. Deneyimleri dinlemek, bilgileri öğrenmek, bakış açısını anlamak bunların hepsi mükemmel şeyler. Üstüne üstlük bir de soruyu sorduğumuz kişi bizim yolculuğumuza benzer bir yolculuk yaşadıysa bir altın madeninden daha değerli bir bilgi kutusu var karşınızda demektir.

Nasıl?

Buraya dikkat etmezseniz, diğer iki konu çöp olacaktır. Neden? Neyi, kime söylediğinizin yanında nasıl söylediğiniz bütün anlamını değiştirebilir. Söylem şekli alınacak cevapları zorlaştırabiliyorken, çok kolaylaştırıp hiç beklemediğimiz güzelliklerle de karşılaştırabilir bizi. Buradaki kritik nokta ise bence samimiyet. Ardındaki niyeti kötü olan bir söylem şekli hiçbir zaman işe yaramayacaktır.

Dün denk geldiğim bir yazıda “yardım istemek” kavramının öneminden bahsediyordu. Yardım istemek kimseyi güçsüz, aciz ya da beceriksiz yapmaz. Tam aksine varmak istediğiniz sonuca sizi daha çabuk ulaştıracağı için daha az yorulmanıza, daha kısa zamanda varmanıza katkıda bulunur. Anlattığım üç noktaya da dikkat ettiğiniz takdirde, keyifli yolculuklar.

Haydi öyleyse bana bir soru sorun!


Bu sitede yayınlanan içeriklerin tamamı Fikir Ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında “eser” niteliğindedir. Her türlü telif hakkı saklıdır.

Anlam Yaratma Yolculuğu / #ozanlayolda 52.Gün

by Svetoslav Stoyanov “Creator of Reality”

Uzun zaman sonra gece uykularım normale dönerken daha da erken uyanmaya başladım. Sabahları erken kalkmayı seviyorum, bu hem sabahın enerjisini hissetmemden hem de çocukluğumdan bu yana gelen bir alışkanlık olmasından kaynaklı. O yüzden hiç saatlerce uyuyabilenleri anlamadım…

Tarih 22’yi gösterirken, bugünün benim için olan anlamı geliyor aklıma. Derin bir nefes alıp devam ediyorum satırlara. Ne kadar ilginç değil mi? Hayatın anlamı nedir diye sorsanız, anlam yaratma yolculuğudur derim. Öğrendiğimiz anlamlardan, yüklediğimiz anlamlara kadar her şeye anlam veriyoruz.

Yüzyıllar, belki de binlerce yıl öncesinde ya da tarihin henüz ne demek olduğu bilinmeyen bir dönemde birisi çıkıp 734hz & 757hz arasındaki bir titreşimin, gözle görülüp ardından da beyinde algılanmasına bir anlam yükledi. Bu anlam o kişinin bu titreşimi hissetmesi ile bu hissin beynindeki bir yargı sonucu vardığı bir durum ile duygu halini aldı. Ardından bu duygu ile kararlar verdi. Kızdı, heyecanlandı, tahrik oldu… Sonra bu titreşimi ifade etmenin daha kolay yolunu aradı ve bir kelime ile söylemeye karar verdi. Kırmızı. Red. Rot.

Az önce kırmızı renginin algısal hikayesini dinlediniz. Elbette kullanılan renk sözcüklerinin etimolojik hikayeleri var ancak bakmamız gereken başka bir açı.

O birisi bu titreşime kırmızı dedikten sonra ne oldu? Önce etrafındakiler demeye başladı, sonra bu bilgi yayıldı, kuşaklar arasında aktarıldı. O titreşimi görenler aynı kelimeyi söylemekle yetinmedi, üstüne bir de etkilerini farklı şekilde yorumladılar. Hatta bir zaman sonra baktırlar ki insanlar üzerinde etkileri var, bunu bilinçli olarak kullanmaya başladılar. Bu da pazarlamada renklerin önemine getirdi bizi. Konumuz bu mu? Yok değil, biz devam edelim.

E ne olmuş herkes o titreşime kırmızı dediyse? Bütün sır burada açığa çıkıyor, hiçbir şey. Kırmızı herkes için kırmızı olmak zorunda mı? Değil. Herkes kırmızı diyor diye demek zorunda mısınız? Asla. Pekala siyah da diyebilir, x de diyebilir ya da garip bir ses ile ifade de edebilirsiniz. Bunu yapmak da herkes özgür. Ancak bunu yapmayı seçtiği andan itibaren insan şöyle bir durum ile karşılaşıyor, anlaşmazlık.

Nasıl yani?

Anlaşmak. An’laşmak. Kelime anlamı bence, aynı anı paylaşmak demek. Aynı anı paylaşmak ne demek? O anın gerektirdiği titreşim ne ise iletişimde bulunan tarafların aynı şekilde titreşmesi demek. Birisi titreşirse olmuyor ne yazık ki çünkü anlaşma eylemi işteş bir durumdur, yani iki taraflı gerçekleştirilen bir hareket. Bu yüzden kırmızıya kırmızı demeyen siz, geriye kalan ve kırmızı diyen herkesle bir anlaşmazlık durumuna geçeceksiniz. Ben bu algıyı değiştiririm, yeni bir şey yaparım diyorsanız buyrun sahne sizin. Zaten Dünya’yı da böyle insanlar değiştirir.

Tamam kırmızıya kırmızı demedik. 734hz kaybetti mi o titreşimini, hayır. O hala aynı durumda… Burada akıllarda bir şeyler canlanıyor olmalı, eğer yoksa hızlandırayım o süreci. En temelde olan konu bir titreşimdi ve bütün etki bu titreşim ile başladı. Sonra bu titreşimin farklı yorumlanmasıyla farklı etkiler… Daha da berraklaşmış olmalı.

Temelde her şey bir titreşim.

Bütün anlattıklarımın bir sonucu var. Aynı şeyleri hissediyor, farklı duygulara bürünüp, farklı kararlar verebiliyoruz. Bu yüzdendir mutluluk birisi için başka birinin kollarında olmakken bir diğeri için gitmek istediği yere varmak olabilir. Bu yüzdendir başarı birisi için bir insanın hayatına dokunmakken bir diğeri için istediği okula gitmek olabilir. Kavramlar, kelimeler, isimler, duygular… Hepsi kendi içimizden tanımladığımız, anlam yüklediğimiz şeylerdir.

Gelsin soru. Neye, kime, nasıl, ne kadar, neden anlam yüklüyoruz?

Şimdiii… An’laştık mı?

Fazlalığı Yolda Kendine Yük Etme / #ozanlayolda 51.Gün

by Isabel Emrich

Hiç söylemiyorsunuz dün 2 ve 0ların titreşimleri ile dolu bir tarihmiş ama neyse bugün de şanslıyız çünkü tam da bugün yaz gündönümü! Yeni bir enerjiyi karşıladığımız bu sabahta da yolculuğumda dün odak noktam olan bir konuyu sizlere anlatırken bir yandan da kahvemi yudumluyor olacağım. Kahve hazırlayacak olan varsa hazırlasın, başlıyoruz!

Hayatta temel olarak, dilimizde de kullandığımız üzere, 3 zaman dilimini kullanırız. Geçmiş, şu an, gelecek… Hepsine bakış açımız hayatımızda aldığımız kararları derinden etkilerken hangi zamana göre neyi yaptığımızı, nerede yaşadığımızı çoğu zaman karıştırıyor olabiliriz. Aslında bu hayatımızın farkında olmadığımız bir kaosun içerisine sürüklenmesine bile sebep olabilir.

Peki ya bu kaosu nasıl çözümleyebiliriz?

Demiştik ya hani her yanımızda sistemler var, yaptığımız, hissettiğimiz her şey bir sistemin parçası. Bir sistemi anlayabilmek için derinliklerine inip, parçalarını ve dinamiklerini görüp analiz etmek gerekiyor. Hatta bazen bu parçalar bile kendi içerisinde ayrı sistem ya da sistemler bile olabiliyor. Her adımda bir vaov! haline bürünme ihtimaliniz çok yüksek. Gelin biz de zamanı az önce söylediğim gibi 3 temel  parçasında inceleyelim.

Geçmiş

Geç-miş. Üstüne çok fazla söylemeye gerek var mı bilmiyorum ama yine de bir şeyler yazacağım. Adı üstünde zaman olarak geride kalmış, olmuş ve bitmiş. Yaşadıklarımızın hepsinin algısal olarak aslında zamanda geride kaldığını düşündüğümüz bütün her şeyin bulunduğu yer. Belki de çok söz söylemeye gerek var çünkü geçmişlerimiz çok şey barındırır. Bütün insanlığın deneyimleri DNA’larımızda kodlanmış ve bu cümleleri okuduğunuz ana kadar sizi getiren bütün durumların hayatımız üzerindeki etkisini hiç düşündünüz mü?

Aranızda kimileri reenkarnasyona inanıyor da olabilir, tek bir hayatı deneyimlemeye gelmiş olan da olabilir, hayat dediğin ne ki diye sorgulayan da, bunları şu ana kadar hiç düşünmemiş olan da olabilir. Ama hepinizin inkar edemeyeceği bir gerçek var, bütün bu düşüncelere ve bu hale sizi geçmişiniz getirdi. Önceki hayatta yaşadıklarınız, büyüdüğünüz aile ve çevrenin deneyimlettikleri, sistemlerin sizi rahatsız etmesi ve aynı zamanda sistemlerin size sorgulamayı unutturması…  Geçmiş değişmeyecek, geçmiş oldu ve bitti. Edinilen bütün deneyimlerdeki dersleri görüp, alınması gereken mesajları almadığınız sürece geçmiş hep rahatsız edecek.

Hepsini toplayalım ve şimdi kendinize dönüp bir bakın, nereden nereye? Peki ya bu baktığınız siz misiniz?

Şu An

Anı yaşa, carpe diem, now is a present… Söylemesi ne kadar kolay ve havalı! Yaşaması? Nasıl bir durup düşündünüz değil mi? Önceki yazılarda sorumluluk ve cesaret demiştik, var mısınız anı yaşamaya? Söylemesi keyifli olan şey biraz rahatsız ediyor olmalı ama endişeye yer yok, çünkü gerçekten keyifli! Yapabildiğiniz sürece… Gelen mesajlar, çalan müzik, komşunun sesi, evin rengi, havanın sıcaklığı, yemeğin tadı, gözlerinizin yorgunluğu, boynunuzdaki ağrı, atan kalbiniz, aldığınız nefes…  Hepsi şu an! Ne kadarının farkındayız? Sahip olduklarımızın kıymetini bilmek ya da görmemiz gerekenleri görmek için çırpınıp duran bütün elçilerin mesajlarını alabilmek ne zaman mümkün? Hep denir ya, insan sahip olduğunun değerini kaybettiğinde anlar. Bunu mu bekliyoruz?

Yaratmak istediğimiz değişime ya da varmak istediğimiz noktaya sadece şu anı değerlendirerek gidebiliriz. Şu anı ne kadar değerlendirirseniz, geçmişi değiştirmek gibi bir derdiniz olmayacak çünkü geçmişi de zaten siz dilediğinizce yaşamış olacaksınız. Her şeyi kontrol edebilir miyiz? Bilmem. Denemeye değer mi? Bence kesinlikle, sizce?

Gelecek

Leyla ile Mecnun’da gemiyi bekleyen İsmail Abi’nin umudu gibi, hepimiz içten içe koca bir inançla kaplıyız; o gemi gelecek. Hep ileriyi hayal edip, hep olacak olanları düşünüyoruz. Bir şekilde bir motivasyon kaynağı yaratarak oralara varma halini hissediyoruz.  Gelecek hep oralarda bir yerlerde, gelecek hep gelecek. Üniversiteyi kazanmak bir dönem gelecekken, iş bulmak gelecek olabili ya da işi bulduktan sonra araba almak, bir sonraki adımı düşündüğümüz an hep gelecek.

Geleceği oturup beklemenin bir anlamı  yok. Gelecek sadece ve sadece şu  anda yaptıklarımızla inşa edebileceğimiz bir yolculuk. Az önce söylediğim gibi, nasıl ki geçmiş sadece şu an yaptıklarımızla değişebilirse, gelecek de şu anda yaptıklarımızla gelecek.

Şimdi hepsini toparlayalım…

Geçmiş, ona bakıp bunlar nasıl oldu ya diye söylenerek değişmeyecek. Bu size depresyondan başka bir şey getirmez. Gelecek, hayalperest olup sadece beklemekle ya da acaba olacak mı diye korkarak yaşamakla da gelmeyecek. Şu an, yüzeysel olarak anı yaşıyorum demekle an’lanmayacak.

Hepimiz kendimizce deneyimler yaşadık, üzüldük ya da mutlu olduk. Hepimiz hayaller kurduk ya da toplumun baskıladığı şeylerin olması gerektiğine inandık. Ve yine hepimiz bütün bu kaosun ortasında aldığımız nefesi, kalp atışımızı, damak tadımızı unuttuk. Gelin gündönümünde bunların hepsini gözden geçirin ve yine kendimize bir dönelim.

Geçmiş deneyimleri unutun gitsin. Gelecek kaygılarını salın gitsin. Herkesin söylediğini dinlemeyi ve yaptığını yapmaya çalışmayı bırakın gitsin. Atın üzerinizdeki yükleri ve kendimiz olma halinin mükemmel hafifliğini ve keyfini hissedin.

Şimdi dönün kendinize bir bakın… Peki ya bu baktığınız siz misiniz?


Yolculuk Gece mi Gündüz mü Yapılır?/ #ozanlayolda 49. & 50.Gün

by Duy Huynh

Haziran’ın sonuna doğru olan bir sabahta, hırka giydirecek kadar serinletici bir havayla, yağmurun sesi ve toprağın kokusunun ardından güneşin ihtişamıyla başladı gün. Bir romanın başlangıcı gibi sanki her şey değil mi? Peki ya hayatımız bir romansa… Adım Ozan, yazmak ne keyifli şey.

Yolculuk yapmayı sevenlerin aralarında genelde minik ama keyifli tartışmalar olur. Özellikle araba ile yapıyorlarsa ve sürücü kendilerse öne çıkan bir konu vardır; yol gece gidilir! Hayır gündüz! Kim nasıl isterse gitsin, gerisi lafügüzaf. Ama söz konusu olan şey burada farklı bakış açılarının aslında aldıkları keyfi, kaynak aynı şey olsa bile farklı yorumlamalarla almalarıdır.

Şimdiii bu konuyu biraz daha derinlemesine düşünelim sonunda başka bir yere varacağız.  Bu cümleyi yazdım ve yazıya ara verdim. Üzerinden tam bir gün geçtikten sonra kaldığım yerden devam ediyorum. Bir gün içerisinde yine çok farklı konularda çok farklı insanlarla etkileşimde bulundum.

Çin ile imzalanan swap anlaşmasının satın almış olduğum hisselere olumlu etkisi, Girişimcilik Vakfı içerisinde yapmış olduğumuz çalışmalar, yeni projeleri için fikir soranlar, yeni keşfettiğim müzikler derken koca bir gün nasıl geçti açıkçası ben de anlamadım. Önceki yazılarımda da bahsettiğim gibi dolu dolu geçmesi böyle bir durum işte.

Gelelim başlangıç konumuza. Bunu anlatmam gerekiyor çünkü bence hayatımda fazlasıyla işlevsel bir bakış açısı kazandırmıştı bana.

Yolculuğun gece veya gündüz gidilmesi gibi bütün tartışmaların temelinde görüş ayrılıkları ve zıt fikirler vardır. Bunların bir kısmı teorik bilgilerden kaynaklanırken bir kısmı da bireylerin kişisel deneyimleri doğrultusunda edindiği tecrübelerin sonuçlarıdır. Hoş bence ikinci kısım çok dahar değerlidir ama o yine başka bir konu.

E zıt fikirler dedik, ayrılıklar dedik, tartışma dedik… Hayat hep mi böyle olmalı? Hayat hep böyle değildir ki. Hayat hep böyle olmasın diye bize en çok uyan insanlarla ya da ortamlarda vakit geçiririz. Ama bu iyi bir şey midir? Sanmam.

Neden?

Birey kendini en rahat hissettiği ortamlarda vakit geçirdikçe rahatlıyor, keyif odaklı yaşamına devam ediyor. Her ne kadar hepimiz için önemli olan sağlık, huzur, mutluluk olsa da onlara ulaşmak için en temelden farklı dersleri almamız gerekiyor. İşte tam bu noktada birey, kendini hep rahat hissettiği, herkesin kendini onayladığı durumlarda vakit geçirmeye alıştıkça bireysel gelişiminde geride kalmaya başlıyor. E burası konfor alanııı… Evet, hep konuşulan konfor alanı tam da burası.

Biz buradan nasıl çıkarız? Elbette önce çıkmayı isteyerek. Ardından farklı yöntemler mümkün, ben şimdi çıkarkenki süreçte işinize yarayabileceğini düşündüğüm bakış açısını anlatacağım.

Teorik bilgilerle ya da kişisel deneyimlerle olsun tartışmalar zıtlıklarla, farklılıklarla başlıyor. En güzel fikirler her zaman farklılıkların çarpışmasıyla oluşuyor. Biri diğerinin eksikliklerini görebilirken, belki de kendinde olanın diğerinin açığına çözüm olduğunun farkında olmayabiliyor. Ne oldu? Tamamlanma.

Nedir bu tamamlanma?

Gece-gündüz, siyah-beyaz, erkek-kadın, artı-eksi, kuzey-güney…

Şimdi burada asıl fark etmemiz gereken noktaya geliyoruz. Zıtlıklar var da bizim için olan sırrına erişelim. Tamamlanmanın temelinde bir birliktelik vardır, bir bütünlük, bir olma hali. İçinde farklılıklar olsa da birlikteyken anlamlıdır, tamamdır. Düşünelim bi bu birliktelikleri… Geceyi bilmeyen güneşin ışığının kıymetini bilir mi? Sıcağı bilmeyene soğuk bir şey ifade eder mi? Herkesin negatif olduğu yerde depresyon bir sorun olur mu? Bu da demek oluyor ki bize, bizim düşüncelerimize ya da bütün durumlara anlam katan ve var-yok ilişkisi kurabilmemizi sağlayan şey bizden olmayanların varlığıdır. Tahir’den Zühre’sini alırsanız, Zühre’nin Zühre olmasının bir anlamı kalır mı?

Şimdi deriiin bir nefes.

O konfor alanları zorlanacak, çıkılacak bir şekilde. Biz çıkmak istemesek de günün birinde bir şey oluyor ve çıkmak zorunda bırakıyor. Oradan çıkarken yaşadıklarımız, zorlanmalarımız, karşımızda duranlar… Hepsi bize bir anlam ifade ediyor. Kaçıp aynı yere dönmeyin, değiştiğinizin ve bütün bu yaşadıklarınızın bir anlamı olsun.

Yolculuğun Değeri / #ozanlayolda 47. & 48.Gün

by Val Lawson

“…
Böylesine sevilecek bu dünya
“Yaşadım” diyebilmen için…” – N. Hikmet Ran



Uzun sorgulamalarla geçen iki günün ardından yeniden merhaba. 4 aydır sürekli öne çıkan iki tane kavram dolanıp duruyor etrafımda, sorumluluk ve cesaret. 4 aydır ne duysam ne dinlesem bu iki arkadaşla ilgili dersler çıkartıyorum. Gelin iki gündür aklımdan geçenleri anlatayım ve gizli güzelliği beraber keşfedelim.

Değişmek nedir? Değişim nedir? Son zamanlarda en çok duyuyoruz değil mi bu ikiliyi. Alışkanlıklarımız değişiyor, değişim süreci, bir de bunlara ek olarak dönüşüm var tabii… Kelime anlamı olarak baktığımızda değişmek;” biçimini ya da durumunu değiştirmek, bir başka biçime ya da duruma girmek”, değişim de bu eylemin gerçeklemesi.

E peki tamam da yani?

Net olarak hepimiz biliyoruz her alanda ve anlamda bir değişim sürecindeyiz. Üstelik bu süreç bu salgın ile başlamadı, doğduğumuzdan bu yana hatta bizden binlerce yıl öncesinde, Dünya gaz ve toz bulutuyken, yetmedi ondan da önce değişim hep vardı. Bütün bu sistemlerin değişimini, yenilenmesini durdurmak gibi bir seçenek var mı? Var diyen varsa lütfen ulaşsın bana, bir şey deneyeceğiz.

O zaman salgın bize neyi gösterdi? Salgınla birlikte ne başladı? Bu değişimleri, özellikle kendi içimizdekileri kendi hayatımızdakileri görebilme süreci başladı. Hep şöyle oluyordu sanki, bir şeyler olur, yıllar geçer, insanlar gireri-çıkar, mekanlar değişir… Sonra bi bakarız ve kurulan cümle şu olur, nasıl değişmiş her şey. Bir de bunun farklı bir versiyonu var, o da sen çok değiştin demek ki o bahaneden ibarettir bence.

Gördük değişimi, şimdi ne olacak? Biz ne istersek o olacak. Çok mu basit? Yoksa çok mu zor? Bence her ikisi de. Nasıl her ikisi de? Gelin bi bakalım o zaman.

Basit kısımdan başlayalım ki devamı için motive oluruz belki. Ne demek  biz ne istersek o olacak? Şimdi burada kendinizi bir hamur gibi düşünün. Bir hamur ile neler yapılabilir? Benim gibi damak tadını düşünenler için akla gelenler börek, tatlı, pişi ya da pandemi trendlerinden evde ekmek yapmak gibi şeyler olabilir. E hamuru neden sadece yemek olarak düşündük? Bir çocuğa verdiğimizde gayet yaratıcı şeyler çıkarabilir. Küçükken çoğumuz hamurla oynamıştır ya da çocuğunu oynatanlar vardır aramızda. İnsan, araba, çiçek, robot… Neler çıkacağını tahmin bile edemeyiz. Elimizdeki hamuru, yani kendimizi hangi şekle istersek ona sokabiliriz.

Şimdi o zor kısma geçelim, bizi geri tutan, burası iyi ya boşver dedirten yerlere… Peki bu hamur zaman geçtikçe ne olur? Bozulur, ekşir, sertleşir yani ne şekil alır ne tat verir. O zaman bizim yapmamız gereken şey açıkça ortada değil mi? Bu süreci yönetebilmek, kendimizi kontrol edebilmek.

İşte tam da buradan itibaren en başta konuştuğumuz iki kavram devreye giriyor, sorumluluk ve cesaret.

Sahip olduğumuz hamura istediğimiz şekli verebileceğimize inandıktan sonra olması gereken bütün bu değişim sürecinin sorumluluğunu alabilmek, bu sorumluluğu alma cesaretini gösterebilmek.  Kendi değişimimizi kontrol edemezsek,  hayatımızın dümenini başkalarına veririz. Ve hiç ait olmadığımız yerlerde, mutlu olmadığımız insanlarla hayatımızı depresif deneyimlerle geçirmeye devam ederiz. Yani bu hamuru komşunun çocucuğunun ellerine vermeyin, el lezzetini sevmediklerinize yaptırtmayın.

Bütün bunlar işte yolculuğa değer katan noktalardan bazıları. Üzgünüm çoğu yine başkalarının söylediklerine inanıp başka yollar seçecek ama yapılabilecek bir şey yok. Değişime cesaret gösteremeyip, bütün bu sürecin sorumluluğunu alamayanlar günün birinde ekşimeye ve sertleşmeye mahkum oluyorlar.

Önceden de söylendiği gibi yumurta dıştan kırılırsa bir hayat biter, içten kırılırsa bir hayat başlar. Şimdi sahne cesurların ve sorumluluk sahiplerinin.

Yol = Hız x Zaman / #ozanlayolda 46.Gün

by Salvador Dali

Benim adıma karantina süreci başlayalı 3 aydan biraz uzun bir zaman oldu. Bu sürede ne çok şey değişti kendi adıma, geriye dönüp baktığımda bazılarına çok şaşırıyorum. Fakat giderek daha iyi olduğunu ve bu durumdan memnun olduğumu dile getirmeliyim.

Bu dönemde algılarımız da ne kadar değişiyor farkında mısınız bilmiyorum. Özellikle kendisi zaten bir algı olan zamanın için olan yolculuğumuz giderek enteresan bir hal alıyor. Zamanın algısallığını çok basit bir şekilde anlatabilirim; bazen dakikalar saatler olur geçmek bilmez, bazen de günler haftalar hatta yıllar su gibi akar geçer.

Peki ya bu algı nasıl değişir? Neye göre? Kime göre? Geri döndüremediğimiz, bu kadar değerli dediğimiz zamanı nasıl verimli kullanabiliriz? Konu içini neyle doldurduğumuz ile alakalı. Yaşadığımız anlarda biriktirdiğimiz anıların bizim için ne ifade ettiğine bakarsak, zamanın hangisinde su gibi aktığında hangisinde bir kaya gibi üzerimizde ağırlık yarattığını bulabiliriz.

Hiç hazırlığınızın olmadığı bir sınava girdiniz ve sınav sorularına dair en ufak bir fikriniz yok. E üzerine bir de bu sınav hayatınızda önemli bir aşamayı geçme kriteriyse, diyelim ki üniversite sınavı… O zaman soğuk soğuk terlemeye merhaba! Ne o sınav geçer, ne siz o an başka bir çıkış yolu bulabilirsiniz.

Tam tersi açıdan, çok sevdiğiniz bir konsere gittiniz. Yıllardır beklediğiniz o sanatçı sahnede, hatta en önden izliyor, müziğin akışına bırakıyorsunuz kendinizi. Gece sonunda yüzünüzde bir gülümseme, üzerinizde tatlı bir yorgunluk, aklınızda keşke hiç bitmeseydi düşüncesi. Şimdi o anı düşününce anlıyoruz ki su gibi akmış geçmiş. Bu konu hayatımızın her alanında böyledir. Sevdiğimiz insanla vakit geçirirken o anın derinliklerine dalar ve zaten sevdiğimiz şeyi yaptığımız için  geriye kalanların hepsi keyifli anlar ve iyi kiler olur.

O zaman son zamanların trend konuları mindfulness, aydınlanma, canımız koçlar ne diyorlar “akışta ol”. E çözüm akışta olmak mı? Yok değil. O akışa nasıl baktığımızla alakalı bütün konu. Düşünsenize acı çektiğiniz bir akışta olmak… Ama o acının nedeni ney, sınava hazırlanmamak ya da o okula gidemezsen hayatın bitecekmiş korkusu, ardındaki sebebi yakaladığında asıl çözüme ulaşıyorsun.

Konu başlığında hız da vardı, neden bu kadar zaman? Gittiğimiz yol, hız ve zaman ile ölçülüyorsa ya yolun artması için ya birisi artarken diğeri sabit kalacak ya da ikisi birden artacak. Birinin azaldığı diğerinin üstel olarak arttığı durumda da artış gösterebilir, fiziğim iyidir ama çözüme odaklanalım karışıklığa gerek yok.

Eğer bir şekilde bu formüle pozitif yönlü etki edeceksek, ya geçen zamanı verimli kullanıp uzun zamanları su gibi akıtacağız ya da hızlı hareket edeceğiz. Aşırı hız yapmak her ne kadar adrenalin salgılatıp keyif verse de uzun vadede yorgunluk ve tehlike getirir. O yüzden hızımıza dikkat ederek, zamanı kullanmayı öğrenmek bence daha işlevsel bir durum.

Bu paragrafların özeti; olanı fark etmek, olana nasıl baktığımızı görmek, değişmesi gerekeni değiştirmek ve devam etmek. Zamanla hızı çarptığımızda uzun yollar alabiliriz. Bazen de bir bakarsınız başladığınız yerdesinizdir, yol ve yer değiştirme bu yüzden farklıdır. Uzun yollar alıp, deneyimler elde edip başladığınız yere geliyorsanız o zaman köklü değişimlerin vaktidir!

Yolda Yenilik Vakti! / #ozanlayolda 44. & 45. Gün

by Ara-Hrachya Hakobyan

Baktım konuşacak ve anlatacak şey çok, o zaman bu yolda bir yenilik daha gerekli dedim. Yazı serisine başladığımda aklımda olan internet sitemi hayata geçirdim. Blog olarak daha aktif kullanmayı düşündüğüm sitede zaman içerisinde iş portfolyomu ve farklı içerikleri de görebileceksiniz.

Hoşgeldiniz!

Hatay’da büyüyenler bilirler, arap kökenli bir ailenin evine gittiğinizde de evden ayrılırken de hoşgeldiniz derler. Bunun anlamı gelirken hoş geldiniz, hoşluk getirdiniz ve gittiğinizde de bize hoş geldiniz, hep hoş gelmeniz dileğiyledir.

Bir Adanalı olarak Hatay’da özellikle deniz kenarında İskenderun’da büyüdüğüm için kendimi çok şanslı hissederim. Farklılıkların bir arada bu kadar güzel olduğu ancak böylesine uzun yıllardır birlikte yaşayan bir kültür içerisinde gösterilebilirdi.

Son yıllarda hayatımızda olan ortak çalışma kültürünü büyüdüğüm şehirde yaşamış olmak büyük mutluluk. Bu nedenle hayatımın her alanında da aynı birliktelikleri aradım, bulamadığımda da kendim kurdum. Çünkü net olarak biliyoruz ki insan, sosyal bir varlık olmakla birlikte yürüyüşünde farklı bakış açılarına, desteklere ve yol arkadaşlarına ihtiyacı oluyor.

Elbette bütün değişimler insanın kendinden başlar. Kendini değiştiren, Dünya’yı değiştirir; kendiyle mutlu olabilen başkasıyla mutlu olur; kendini kurtaran başkasını kurtarabilir. Tersi durum bir karışıklık, bir yorgunluk, bir kırgınlık ortamı yaratır. Sorun yok, biz yola çıkarken zaten bu yol kendimize demiştik.

Kendimi dinlemek için genelde doğada olmayı tercih ediyorum. Doğada olmak bana heyecan verirken aynı zamanda ilham kaynağı da oluyor. Kendimi bildim bileli, deniz ile alakalı bir şeyler yapmaktan duyduğum keyfi en yakınımdakiler mutlaka bilirler. Sanırım bu yüzden en büyük hayallerimden birisinin bir parçası denizle alakalı.

Hafta sonu yüksek rakımlı bir yolculuktaydım, yazıların gelmemesinin sebebi de o oldu. Ekrandan uzak, hayatın gerçekliğinin tam da ortasında. Ve bir kez daha hatırladım ki, insan nasılsa geriye kalan her şey öyle. Sorun yaratan ya da olanda her neyse onda sadece problemleri gören bir düşünce sisteminden ötede çözümlere odaklanıp, nedenleri bulup nasılları keşfetmeli. Tam da bu noktadan sonra aaa hayat tam da istediğim gibi gidiyor demeye başlıyor insan.

Önümüzdeki günlerde hayatımda uyguladığım ve faydasını gördüğüm metaforları, yöntemleri ve pratik bilgileri daha çok paylaşacağım. Belki de sizin için de etkili olabilirler. Hala gerçekleştiremediğim hedefler var, en basiti staj yerini ayarlamak. Maillere, mesajlara geri dönülmemesi de bir garip. En azından olumsuz bir cevap alıp, ona göre hareket edebilsek keşke. Tamam şimdi nedenleri ve nasılları keşfetmem gerekiyor.

Tekrardan hoşgeldiniz!

Yol & Yolcu & Zaman Uyumu / #ozanlayolda 43.Gün

S&P 500 haftalıkta aşağı giderken, DAX bizi ne kadar etkileyecek diye düşünürken sayıların arasında geçen bir gündü. Herkesin aklında olan sorulardan birisi sahi ne olacak bu ekonomi? Gelin biz yine kendimize bir bakalım.

2015 yılında 4 arkadaşın ihtiyaçlarının ve hayallerinin buluşmasıyla ortaya çıkan bir girişime başlamıştık. O yıla göre bulunduğumuz yer o fikre pek hazır değildi. Tabii bunu yıllar sonrasında daha net anladım. Çünkü fikrin olgunlaşması, 2 defa yatırım alması sonraki yıllarda gerçekleşti. 2019 yılında ise fikrin benzerlerini aynı yerde görmeye başladık. Onlar için süreç daha kolay ilerliyordu.

Vizyonumuz bulunduğumuz zamanın ötesinde olsa da çevre, piyasa ve hatta biz o döneme uygun olmadığımız için yolculuk bize farklı şeyler öğretti. Bu kadar zamanın ardından dönüp öğrendiğim ve deneyimlediğim her şey için teşekkür ediyorum. Çünkü gün sonunda her şey olması gerektiği gibi oluyor.

Bir yerde bir şeyler yapıyorsunuzdur elbet. İnsanlar sizi anlamıyor olabilir, tepki gelmiyor olabilir ve hatta size olmaz diyenler olabilir. Kulaklarınızı tıkayın ve yolunuza devam edin. Eğer o an olmuyorsa başka bir şeyler öğrenmeniz gerekiyordur. Bir şeyi yapmanın sadece bir tek yolu yoktur. Ya daa… Hiç olmaması gerekiyordur?

Visit Us On YoutubeVisit Us On LinkedinVisit Us On Twitter