Archives 2020

Düşler Sahnesi’nde Düşlerken; Düşünce, Düşüp Kalkmak / #ozanlayolda 1.11.2020

by Pascal Campion

Günlerdir yazı yazmıyorum. İlk başlarda sebebi farklıyken şimdi farklı oldu. Zaten hep öyle olmaz mı, içinden dersin ki nerden nereye geldik. Bazen hayret edersin hatta böyle değiştiği için her şeye. Sadece değişenlere de değil… Olanlara, gelenlere, gidenlere, olmayanlara. Gün gelir karanlık bir ormanda kaybolmuş gibi hissedersin fakat o ormanın seni Alice’in Harikalar Diyarı’na çıkartabileceğini de bilemezsin. Peki ya beyaz tavşanı takip etmeye cesaretin var mıdır? Yoksa karanlık orman dediğin şey senin harikalar diyarın olabilir mi?

Son bir haftadır yoğunluğuma ben de şaşırıp kalıyordum. Daha çok şaşırdığım şey ise bütün bu yoğunluk içerisinde yaptığım her şeyi çok seviyor oluşumdu. Çocukluğumdan bu yana hep yapacak bir şeyler buldum kendime. Hiçbir şey yapmadan geçirdiğim zamanlar neredeyse hiç olmadı çünkü keyif aldığım o kadar çok şey var ki hayatımda, mutlaka yeniden odağımı kazanacak bir şey mutlaka bulabiliyorum. Sormuşlardı bir keresinde neden böyle Ozan, yorulmuyor musun? Çünkü seviyorum. Çünkü düşlüyorum.

Düşlüyorum çünkü inanıyorum. Hayallerime, isteklerime, sevgiyle ve iyiliğe inanıyorum. Herkesin söylendiği, hayıflandığı, kirlettiği yerde ben düşlerimin düşüncelerimin arasına düşüşünü seviyorum. Her bir zerresine inanıyorum. Her sabah metroda, otobüste, yollarda gördüğümüz asık suratların bir gün yerini gülümsemelere bırakacağına inanıyorum ve buna sabahları kendim gülümseyerek başlıyorum. Şimdi baktığımda kendi içimde bir devrim yolcuğunun sonuçları bunlar ve o yüzden saygı duyuyorum asık suratlara da. Hikayesini bilmeden bir insanı yargılamak, hakkında hüküm vermek, gerçek nedenini görememek pek benim yapabileceğim bir şey değil.

Toz pembe mi bütün hayatım? Değil. Herkeste olduğu gibi hayatımın tam orta yerinden çıkan ve hatta yıllar içerisinde kök salıp, koca bir ağaca dönüşen, temelinde bambaşka şeyler yatan ve gittikçe de dallanıp budaklanan sorun ağaçlarım var. Ağacı mı kesmeli? Kurutmalı mı? Bulunduğu yerden mi vazgeçmeli? Ben ağacın gölgesini kullanmayı ve verdiği meyveleri toplamayı tercih ediyorum. Bütün yaşamımın tam ortasına kök salmış olabilir, iyi ki de yapmış. Öylesine ihtişamlı geliyor ki, öylesine derinden, öylesine yüzyıllardır aktarılan ve bütün deneyimlerin dersleri dallarında, damalarında, yapraklarında ve sunduğu meyvelerin olan bu ağacı bu kadar ne görebildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum.

Dedemin babasının yaşadıklarının bile hayatıma olan etkisini gördüğüm andan beridir üzerimde büyük bir hafifleme var. Dna ile üzerimize aktarılan, yani hayatımızın orta yerinde duran o ağaç, bütün deneyimlerin aslında hiçbirinin bize ait olmayışını görmek, kabul etmek ve çözümlemek içimdeki düşünce yollarının trafiğini nasıl rahatlattı anlatamam. Konunun bizle hiç alakası yokmuş meğerse. Nasıl yok ya? Hayatımızın her zerresinde hissettiğimiz şeyin nasıl bizimle alakası olmaz? E yok. Bakış açısını değiştirdiğinde insan işte o bütün yükler bir bir üzerinden gidiyor.

Sadece bunlar da değil. Hep diyorum ya dışarıdaki Dünya içimizin yansıması diye. Şimdi insan bunu kabul ediyor etmesine de diğer insanlar kabul etmediği zamanda da bambaşka bir şey çıkıyor ortaya. Sen ısrarla kendi içindeki dengeni korumaya çalışırken, bir gün birisi hatta muhtemelen en yakınındakiler kendi üzerlerindeki yükü göremeden sorunun kendilerinde değil de sende olduğunu söylemeye başlıyorlar. Ne yazık. Anlamayana anlatamayacağın gerçeği en çok bu anlarda canını yakıyor insanın. Çünkü sevgi dediğimiz şeyi yanlış anlamaya olan meyilimiz, sevdiğimiz şeyin bizi sevmediği anda başka bir karaktere bürünmemize neden oluyor. Etrafımız istediği insan kendisiyle olmadı diye zarar veren, arzuladığı şeye erişemedi diye çamur atan tonlarca örnekle dolu. Oysa saf sevgi, anlayışla birlikte sevdiğini olduğu haliyle kabul edebilmekle gerçek anlamına erişiyor.

Kavgalar ediyoruz birbirimizle… Gerçek sebeplerini hiç bilmeden, dinlemeden, anlamadan. Sevdiklerimizi kırıyoruz, canlarını yakıyoruz hatta bir yerden sonra bunu bilerek ve isteyerek yapıyoruz. Ne uğruna? Hırslarımızı birbirimizin üzerinde üstünlük kurmak için kullanmaya devam ettikçe bu böyle büyüyüp gidecek. İstediği şeyin isteği kendinden kaynaklı olmayan çoğu insan, kendine dayatılan bütün olması gerektiği söylenilen şeylerin kalıplarıyla hayatını yaşamaya devam ediyor. Herkesin kendinin doğru olduğunu savunduğu bir yerde en doğru kim olur? En güçlü olan? En zengin olan? En kurnaz olan? En saf olan? En en olan? Ne olduğu umrumda değil. Kavgalar ediyoruz birbirimizle, ettiğimiz kavganın kendimizle olduğunu göremeden.

Bütün bu kavgaların arasında hayat durmadan akmaya devam ediyor ve çoğu zaman bizlerin bir şeyleri fark ettiği anlar istediğimiz şeylere zaten sahip olduğumuz fakat elimizden kayıp gittiğini anladığımız durumlarda gerçekleşiyor. Bu uzun cümlenin kısası; iş işten geçmiş oluyor. Bakış açıma göre bunun da bir problem olmadığının farkındayım ancak insanlık sahip olduklarıyla mutlu olmak yerine elinde olmayanlara ağlamakla meşgul. Nereye kadar? Ben bütün bu düşlerin ve düşüncelerin arasındayken gerçekleşen İzmir depremi bizlere yeni ama içeriği aynı olan bir mesaj değil mi? Görebilene evet, göremeyene hayır. İşte bu hayatın dengesi, her şey birlikte bir bütün ve bu bütünlük varoluşun değişmeyecek kurallarından birisi. Belki değişir bilemem ama hangi yönde değişeceği de ayrı bir düşünce konusu.

Tıpkı günlerdir olduğu gibi yazının kendisi de neredeydik, şimdi neredeyiz mottosuna  uygun oldu. Zaten #ozanlayolda’nın  kendisi de böyle gitmiyor mu? E çünkü hayatın kendisi böyle yol arkadaşım. Durmayacak ve hiçbir zaman aynı şekilde olmayacak. Geriye dönüp baktığımızda elimizde olan şey mutluluklarımız mı üzüntülerimiz mi olacak? Benim anlatacak çok hikayem, daha da yaşanacak çok düşüm var.  Son günlerde karmakarışık hislerin içinden çıktım da geldim şu ana. Her bir kelimenin ardında yüzlerce kurulmayı bekleyen cümlenin heyecanı ağırlık olursa bir gün üzerinde çıkart içinden hepsini birbir. Düşüncelerin durmayacağı gibi düşlerin de durmasın. Düşüncelere kapılıp gitmek yerine düşlerinin sakin, ılık, berrak sularında yüzmeyi seç. Yapamadıklarından pişman olmak yerine uğruna cesurca adımlar attığın hikayeler biriktir kendine. Ve çünkü sen değişmedikçe ne ebeveynlerin, ne eşin, ne sevgilin, ne de arkadaşların değişecek. Sen değiştiğinde ise bütün hayatın “nereye geldik” dediğin anlarla dolu olacak.

Ben Ozan Ulaş. Adımın ne ifade geldiğini yıllar sonra keşfettim. Hiç gitmediğim yerlere ulaşacak ve anlatılacak bir hikaye yazıyorum. Siz de hayatınızda bir değişim başlatmak, hedef koyup, o hedefe beraber yürümek için birisine ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsanız; bana yazın! #ozanlayolda Değişim Deneyimi’nin bir parçası olun.

Düşlerin, düşünce olduğu Düşler Sahnesi’nde hepinize iyi yolculuklar…

“Acaba su anda ne haldesiniz?” / #ozanlayolda 22.09.2020 21:45

By Pascal Campion

İnternette bir yerlerde görmüşsünüzdür belki; 10 yıl sonrasına kendinize e posta yollayın, 5 sene sonra kendinize mektup yollayın gibi etkinlikler. Az önce telefonuma tam bir yıl öncesinden bir bildirim geldi. 21:30’da hatırlatmak üzere kurduğum anı hatırlıyorum. Ne kurduğum gündeki niyetim gibi geldi ne de kurulduğu gibi, altında şöyle bir şey daha yazıyordu; “1 sene sonra bugun…” etkinliği iptal edildi.

Nasıl garip şeyler oluyor değil mi?

Konunun ne olduğunu anlatmayacağım onu merak edenler varsa merak ettikleriyle kalacaklar. Çok derinden gelen bir bildirim olmasını bilmeniz yeterli. Hayal bile edilemeyen anlardan tahmin bile edemeyeceğimiz günlere 1 senelik bir yolculuk olmuş. Yoksa gerçekten bir hayal miydi de hayal bile edemeyeceğimi düşünüyorum? Yok yok, öyle değil. Hayatımın en gerçekçi anlarıydı. Başlangıcıyla bitişiyle, yaşanılanlarıyla yaşanması istenenlerle… Evet evet, her anıyla muhteşemdi.

Hep konuştuğumuz gibi hayatın her anının bir anlamı var diyoruz ya ana bir yandan da bunu kaçıranlar şans yok bende diyip geçiştiriyor. Peki hiç şansın kendisiyle tanıştınız mı? Ben tanıştım. Annem küçüklüğümden beri sen çok şanslı bir çocuksun derdi, işte o zaman anladım şansın nasıl bir şey olduğunu. Şansın neler yapabildiğini gördüm, şansı hissettim, şansla gelen her şeyi saf bir sevgiyle sevdim. Ve evet; ben Ozan çok şanslıydım.

Bazen böyle her şey akıp gidiyorken, kulaç atmaktan yorulmuş ve nefesiniz artık kalbinizi zorluyorken kendinizi bırakırsınız suyun yüzeyine. Ne olacaksa olsundur artık… Zaten her zaman olacak olan olur da bahsettiğim şey öyle değil. Akıntıya karşı kulaç atmanın ne manası vardır? Suyun yüzeyine bıraktıktan sonra içiniz bir sakinleşir, nabız tekrar düşer, nefes normalleşir ve o panik havası gitmiştir artık. Kulaklarınızda suyun yarattığı eşsiz güzellikteki uğultu, gözleri kamaştıran güneş, gövdenizin üzerini ürperten rüzgar… Bu bütünlükle her şey makul gelir insana ve tamam der; iyiyim. Ama ansızın suyun altından bir şey gelirmişçesine sıçrar, birden bire panik! Heyecan yeniden tavan, az biraz da korkuyla suyun içinde yeniden çırpınma hali. Öyle geldi o e posta bildirimi işte. Dedim ya ne o zamanki niyetim gibi ne de olması gereken gibi.

Sorun yok, yüzmeyi biliyorum. Sorun yok, suya dalmaya bayılıyorum.

Yüzmeyi biliyorsanız nefesinizi de nabzınızı da kontrol edebilirsiniz. Suya dalmaktan korkmuyorsanız o alttan gelen şey hissi neymiş acaba demek için dalarsınız derinliklere. İşte o cesarettedir denizin altındaki muhteşemliğin keşfi. Ya bir şey dokunmamıştır size ya da dokunan denizin bir parçasıdır. Denize girmeyi seçen bensem, denizin kurallarına uymalıydım zaten.

Uzun bir süredir yüzüyorum, bunun bir kısmı profesyonel antrenmanlarla geçti. Ve yine çocukluğumdan beridir de suyun altında olmayı çok seviyorum. Ama yüzme ya da dalma konusunda daha önce deneyimleriniz olduysa 1 metreye dalmak ya da kısa mesafe yüzmekle daha derine dalmakla uzun mesafe yüzmek birbirinden çok farklı şeylerdir. Bunlar arasındaki farkı ancak ve ancak derine ya da uzuna giderken anlayabilirsiniz.

Ve öyle de oldu…

İşte daha derine dalabiliyorum artık dediğim noktada daha da derin olabileceğini gördüm. Her daha derine daldığımda da derinliklerin getirdiği güzellikleri gördüm. Nefes nefese kaldım, kalbim çarptı, kaslarım ağrıdı. Ama bit anlamı vardı bunların, kimsenin bilmediği veya göremediği güzellikleri vardı bu yolun. Peki o zaman sorun muydu bütün bu yorgunluk? Elbette değildi.

İlk defa suya girerkenki titrek ve ürkek halimden, suyun içerisinde dilediğince oyun oynayabilecek kıvama gelen bana… Bildirim bir yıl öncesinden gelse de hikaye yüzyıllık belki de binlerce yıllık. İnsanlar değişti, mekanlar değişti, zaman aktı gitti. Bir gün geldi, binlerce yıl sonrasında bile aynı hikaye yazıldı. Daha fazlasını istedikleri için eş yarattığı insanları tekrar ikiye böldü Zeus ve böylece başladı ruh eşlerinin birbirlerini arama hikayesi. Olimpos dağının zirvesinde miydi insanlığın aradığı yoksa kalbinin derin sularında mı saklıydı gizli güzellik?

Bir yılda çok şey değişti bir şeyin haricinde ve o bir şey hiç değişmeyecekti. Bütün olayların, mekanların, insanların ve zamanların ardından bize kalacaktı o tek şey. Yükseğe sıçrayıp düştüğümüzde ayağa kaldıracak ya da dibe vurduğumuzda tekrar yüzeye çıkartacaktı bizi. Her şeyden ötede, o hep bizimle olacaktı. Ve evet bir yıl öncesinde koyduğum hatırlatma etkinliği iptal olduğunda yine hissedilen tek şey o olacaktı. Her ana iyi ki derditecek, şükürlerle dolu bir hikayenin muhteşem anılarını hatırlatacaktı bir bir… O muhteşem şey sadece tek bir şey olabilirdi, adı da sevgiydi.

Ben böyle denize aşık oldukça; derinler de keşfedilir, duru sulara binlerce millik seyahatler de edilir. Kolay mıdır dillere destan hikayelerdeki hazineyi bulmak?

Konuşacak çok şeyim var. Peki ya bir sene sonra…

“Acaba su anda ne haldesiniz?”

#10da11 ile Yolculuk Notları 2 / #ozanlayolda Değişim Deneyimi

by Pascal Campion

Tanıyorum bu hissi hem de çok iyi biliyorum. Ortaya çıktığı zamanlarda neler yapmış olduğumu ya da daha başka neler yapabileceğimi bana gösteren, yolculuğa anlam katan o anlarda yine yeni ve yeniden enerjiyle dolmamı sağlayan o his. Nasıl da keyifleniyorum böyle olduğu zamanlarda… Arkama yaslanıp hayatın sunduğu bütün o gizli güzellikleri görebilmenin mutluluğu var içimde. Bilmiyorum size de oldu mu ama bu hissin adı tamamen; başardım. Gelin, bu sefer ortaya nasıl çıktı konuşalım.

Anlamak, anlatmak, deneyimlemek ve deneyimlemek üzerine kurulu hayat yolculuğumda yolumun kesiştiği yüzlerce insanın belirli dönemlerde hikayelerine ortak oldum. Bunlar bazen yine o güzel hayatın bize getirdiği hoş denk gelişlerle oldu, bazen de özellikle destek isteyenlerle bunu gerçekleştirdik. Hepsinin bir bütün olduğu yerde gördüğüm ve bildiğim şey hiçbirinin tesadüf olmadığı. Eğer tesadüfe inanıyorsanız bütün şansınızı görmezden geliyorsunuz demektir çünkü hayatın her anında yatan bir mesaj ve ona yükleyeceğimiz anlamlar vardır.  O mesaja tesadüf diyip geçmek de sizin elinizde hayatımı değiştirdi demek de.

Birçoğunuzun bildiği üzere yeni bir dönem için #10da11 ekibi kurduk ve onlar için “Değişim Deneyimi” yolculuğunu başlattım. Normal şartlar altında çok daha derinlemesine ve uzun zaman dilimi içerisinde gerçekleştirdiğim bu tasarım, değişime dair ilk adımı atmak isteyenler ve pratikliği sevenler için kısaltılmış bir şekilde 10 günlük program haline getirdim. Programda ruhsal, zihinsel ve bedensel birçok farklı noktadan yaklaşımlarla temelde kendimize olan bu yolculuğa çıkmak ve kendini tanıdıkça dışarıdaki Dünya’nın da nasıl değiştiği sürecini deneyimleme imkanı buluyorsunuz. En güzel yanı ise bütün sorulara sizlerin cevap veriyor olmanız.

Birilerinin şunu yap, bunu yap, böyle doğru demelerinden hiç haz etmem çünkü buna inanmıyorum. Daha öncesinde verilen cevaplar o zamanda o cevabı verenler için doğru olabilirken bugün bizim için doğru olmayabilir hatta aynı anda aynı soruya farklı cevaplar da verebilmek mümkün. Günümüzün “koçları” gibi kopyala yapıştır cümlelerle, okuduğunun tek doğru olduğunu düşünerek kendisinden yardım isteyene bunu dayatması benim için pek makul değil. #10da11 sürecinde yaptığım şey bunun çok ötesinde ve özellikle dikkat ettiğim noktalar var. Birincisi kendi hayatımda deneyimlemediğim ya da kullanmadığım hiçbir şeyi anlatmıyor olmam ve bütün katılımcıların cevapları kendilerinin buluyor olması.

Başlarken bir LinkedIn gönderisine e posta adresini yazarak “gönüllü” olarak başladıkları bu yolculukta katılımcıların yine büyük bir bölümü açıkçası neye uğradığını şaşırdı. Açıkçası bu alışık olduğum bir durum ama her defasında yine beni çok heyecanlandıran ve keyiflendiren bir an. Çünkü bir insanın değişimine tanık olmak hatta o değişimi sırasında onun yanında olup yolu gösterebilmek bana bütün hayatım boyunca değerli gelecek bir şey. 11 farklı insanın 11 farklı hikayesinde bulunmak bir an garip gelebiliyorken,onlarla birlikte kendi hayatlarının keşfedilmemiş sokaklarına girmek hem ruhumda hem de zihnimde işte bu! diye mutluluk çığlıklarının atılmasını sağladı.

#10da11’in bu döneminde de aklıma kazınan çok farklı noktalar oldu. Değişimden korkup günler geçtikçe akıştaki bütün anlamları yakalayıp program sonunda başladığı yerle hiç alakası olmayan bir değişim geçirenler de vardı, ilk başlarda hadi başlıyoruz ya da hazırım diyip sonraki günlerde bu enerjiyi bir daha asla göremediklerimizde oldu. Bütün bunlar tabi yine benim açımdan yorumlar ama biliyorum ki bütün katılımcıların hayatında en az bir şey değişti ve adım atılmış oldu. Yine onların hayat hikayeleri ve yaşanılanlar özel olduğu için detaylarını fazla paylaşamayacağım fakat daha söylemek istediklerim var.

Önce sadece bu program için değil de uzun zamandır gördüğüm ve bu programda da karşıma gelen bir şeyden bahsediyorum. Bireysel olarak birinin bir şey sunmasını bekleyen o kadar çok insan var ki bu ayrı bir dert. Asıl kafama takılan şey birisi bize bunu sunduğunda takındığımız tavır. Tekrar ediyorum sadece program özelinde gördüğüm bir şey değil  bu durum. Bir restoranda, mağazada, yolda, evde her nerdeyseniz size hizmet sunan birine yaptıklarından sonra teşekkür etmek hiç zor olmasa gerek. Hatta size bu hizmeti sunan kişi üstüne bir de bunu gönüllü olarak yapıyorsa kesinlikle zor olmamalı. Servis yapan garsona, taksiyi süren şöfore, kıyafetinizi paketleyen görevliye minik bir teşekkür belki o an sizin hayatınızda çok şeyi değiştirmeyebilir ama bunu her defasında yaptığınızda hayatınıza yeni bir mutluluk kaynağı katacağınızdan eminim.  Bir de bunun karşı taraftaki etkisi var ki o bence çok daha değerli. Hizmeti sunan insanın yaptıklarının karşısında hizmeti alanın memnun olduğunu bilmesi, onun yaptıklarını daha keyifli yapmasını sağlayacaktır. Memnun kalmadınız mı? Yapıcı bir eleştiriyle bunu dile getirebilirsiniz, kavgayla değil. Kavga yoluna girdiğiniz bir iletişimin sonunda dayak yerseniz de söylenmenin bir anlamı yok.

Program devam ederken yıllar öncesinde üniversitede beraber çok vakit geçirdiğimiz bir arkadaşım aradı. Açıkçası ilk aradığında çok şaşırdım ve o zamana kadar böyle bir şeyi hiç beklemezdim diyebilirim. Son zamanlarda hayatında neler yaşadığından bahsetti yani aslında o da tam olarak bir değişim sürecindeydi. Böyle bir zamanda aklına gelmiş olmam ve konuşmamız sırasında kurduğu “… seninle olan konuşmalarımızı özledim abi. Bunları yaşarken de seninle tekrar konuşmanın iyi gelebileceğini düşündüm.” cümlelerinin değerini anlayabilir misiniz? Uzun uzun konuştuk, son zamanların hikayesini dinledim, kendi deneyimlerimi anlattım ve önerilerimi sundum. Seçimler yine onun olacak ama konuşmanın sonunda “seninle sohbet etmenin iyi geleceğini biliyordum” demesi hayatımda şöyle geriye yaslanıp, her şeyin nasıl da birbirine en uygun zamanda denk geldiğini hatırlamamı sağladı.

11 kişi, 1 program, o sırada bambaşka 1 kişi daha ve bir Ozan. Bütün olarak baktığımda yine çok değerli bir dönemi daha tamamladığımı görüyorum. Hepsinin arasında benim için en önemli olan şeylerden birisi ise yazının başında yazdıklarım. Bir insanın değişimine tanık olmak hatta destek olmak benim için müthiş bir şey! Evet yine başardım ve evet yine o his. Hepimiz değişiyoruz, bilinçli olarak değişenlerimiz bu sürecin tadını almaya devam ediyor. Diğerleri bunlar nasıl oldu diye söyleniyor. Hayatlarımızda yaşanılanların, yerlerin ya da insanların bizlere getirdiği mesajlar var ve bu mesajlara özgürce anlam yükleyebildiğimizi anladığımız anlarda o beklediğimiz sıçramalar geliyor.

Ben Ozan Ulaş. Adımın ne ifade geldiğini yıllar sonra keşfettim. Hiç gitmediğim yerlere ulaşacak ve anlatılacak bir hikaye yazıyorum. Siz de hayatınızda bir değişim başlatmak, hedef koyup, o hedefe beraber yürümek için birisine ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsanız; bana yazın! #ozanlayolda Değişim Deneyimi’nin bir parçası olun.

22.08 ve Hafta Sonu Notları / #ozanlayolda

R.I.P Kobe & Gigi

Öyle bir garip bir hafta sonu oldu ki nereden değerlendirsem ben de şaşırdım. İki gün boyunca yazdığım notları birleştireceğim çünkü yine teknolojiden uzaklaşmayı seçtim çokça. Cuma günü yaşadığım sakatlık ertesi günlerin anlam ve önemiyle birleşince içimi bir karışıklık kapladı haliyle. Yıllar sonra böyle bir zamanda sakatlığımın aynı yerden nüksetmesi de çok manidar oldu gerçekten. Yani öyle ki “Brucia la Terra”dan şu an “What a Wonderful World”e gelen bir süreç oldu. Bakalım neler yazmışız.

Yıllar önce dizlerimden ameliyat oluşumu, danıştığım insan psikolojik olarak şöyle açıklamıştı; diz çökmediğin için bir yerden sonra üzerindekileri kaldıramadın. O an hayatımın en tatlı aydınlanmalarından birini yaşamıştım. 20li yaşlarımın başında sanırım çok şey vardı üzerimde ve o üzerimdekileri kaldırabilecek güçte değildim. Hoş ilk sakatlığı yaşadığımda basketbol sahasından uzakta kalmak çok daha fazla acı vermişti. 

Üzerindekileri kaldırabilecek güçte olmak…

İki dizimden de menisküs ameliyatı olunca diz konusunda baya bilgiye sahibim diyebilirim. Menisküs yırtıkları genelde iki sebep üzerinden gerçekleşiyor. Ya zamanla aşınma ya da darbeye bağlı yırtıklar, benimkisi zamanla olan türdendi. Bunların olmaması için bacak antrenmanları ve özellikle üst bacak bölümünün güçlendirilmesi gerekiyor. O dönem oynadığım takım ya da oynadığım yerlerde hiç böyle bilgilere sahip değilim tabii, son noktaya gelince kontrol için gittiğim doktorun; sen bu dizlere naptın? demesiyle anladım durumun ciddiyetini.

Bu ameliyatın o dönem ve sonrasında benim için çok farklı anlamları oldu. Zaten insan zihni de tam olarak böyle çalışıyor. Geçmişte yaşadığınız olayları zaman içerisinde farklı yorumlayabiliyorsunuz. Hatta şöyle bir bilimsel çalışma da var; belli bir yerden sonra hatırladıklarınız gerçek olay ile alakası olmayan şeyler oluyor. Zihin yaptığı yorumlarla gerçek olayın üstüne ekleyerek, farklı şekillerde detaylandırarak konuyu bambaşka yere getiriyor. Bi dur da asıl konuya dönelim.

İlk başlarda sahadan ayrılan ben ameliyattan sonra 11 gün yattığım yerden pek kalkamadım. Hayatımın en zor dönemlerinden birisiydi diyebilirim. Beni yakından tanıyanlar bilirler; spor yapmayı, hareketli bir yapım olduğumu ya da en basit haliyle yürümeyi nasıl sevdiğimi… Böyle bir karakterin evde, aynı koltukta 11 gün boyunca yaşaması pek kolay gelmemişti. Burası zaten başlı başına sahip olduklarımın kıymetini bilmem için büyük bir hatırlatmaydı. Bununla da bitmedi…

Ayağa kalktığımda, çok net hatırlıyorum yürümeyi yeniden öğreniyor gibiydim. Adımlarını ilk defa atan bir çocuğun heyecanı, her an düşmenin korkusu ve biraz genç yaşta bir adamın bulunduğu durumun utangaçlığı vardı üzerimde. Bunlar sorun değildi elbette çünkü yeniden başlıyor olmanın heyecanı zaten ağır basıyordu. Asıl zorlayıcı süreç bundan sonra başlayacaktı. Doktorumun, ki kendisi Fenerbahçe’nin bir dönem takım doktoruydu, ısrarla yürü ya da koş demesine rağmen yeni doğmuş bir yavru ceylan edasıyla ayakta titriyordum. Uzun terapiler ve çalışmalar sonucunda yürümeye ardından da düz koşu yapabilmeye başladım. Ve ansızın anladım ki; zıplamaktan korkuyordum.

9 yaşından beri basketbol topu elimdeydi ve en verimli olabileceğim dönemde ben zıplama becerimi kaybetmiştim. Bu ciddi bir durumdu. O korkuyu fark ettiğimdeki halimi hatırlıyorum, basketbol sahasının kenarında düz koşu yaparken potaya sadece uzaktan bakabildiğimi gördüm. Sanki beynim beni zincirlere vurmuş gibiydi. Ameliyat öncesi veya öncesi fiziksel olarak çektiğim acının çok daha ötesinde bir şeydi bu. Nasıl çözülecekti?

Sahaya girip, topu elime alıp potaya uzun uzun bakıp geri döndüğüm ya da antrenaman veya maç yapanları uzaktan izlediğim o kadar çok an oldu ki her birinde içimde kendimle bir savaş veriyordum. O dönem at binmeye başlamıştım, doktorum dikkatli olmam halinde iyi gelebileceğini de söylemişti. Bir gün at binmek ile alakalı da bir şeyler yazabilirim, onun da anlamı çok farklı çünkü. Bir gün arkadaşlarımla oturduğumuz sırada onlar basketbol maçı planı yapıyorlardı. Maceraya çağrı olan o cümle geldi; Ozan sen de gelsene! İlk başlarda yine o korkuyla çok çekindim ama bir yandan da içimden bir ses artık bir şeylerin değişmesi gerekiyor diye bağırıyordu. “Tamam ama oynayabiliyor muyum hatırlamıyorum” dememe karşı onlar “Olsun sen koş yeter” dediler. Maç günü sahaya ilk girdiğimde yine korktuğumu ama bir pozisyon sırasında basketbola karşı tutkumun ve maçtaki hırsımın yeniden canlandığını fark ettim. Ondan sonra oyunun akışına kendimi bırakmışım ki çoğu şeyi hatırlamıyorum sadece maç sonu şöyle bir yorum ile anladım zincirlerin kırıldığını; Oynamayı hatırlamıyorum diyene bak. Elbette uzun süre sonra, bu anlattıklarımın hepsi aylar ve yıllar sürüyor, topu elime aldığımda doğru düzgün ne sürebildim ne de şut atabildim. Hepsinden önemlisi yeniden zıplamaya başlamıştım.

Profesyonel olarak bir daha sahaya çıkmasam da basketbolu hep oynamaya devam ettim. Giderek iyileştiğimi, dizlerimin arada bir sorun yaratsalar da çok daha iyi durumda olduğunu hissediyordum ama her şeye rağmen yine de dikkatli olmalıydım çünkü bir sonraki sakatlık daha ileri düzeyde olabilirdi. Bütün bunlara dikkat ederek yine yılları geçirdim, yaptığım tek şey vardı kendimi oyuna hazır halde tutmak ve oyun sırasında dikkat etmek.  Bu da Cuma gününe kadar sürdü… Maçta yapabileceğim en büyük hatalardan birisini yaptım. Sürekli dikkat ettiğim şey maça odaklanmaktı ama bu sefer orayı kaçırdım. Aklımın maçta değil de ertesi günde olduğunu çok iyi hatırlıyorum ve o sırada olan bir pozisyona karşı yaptığım hareket sol dizimde garip bir ağrıya neden oldu , maçı bıraktım.


Nasıl ama hüzünlü değil mi? Elbette. Ağlamak istediğimi hatırlıyorum. Bedenimdekiler, aklımdakiler ve kalbimdekiler birleşerek acıyı bambaşka bir seviyeye çıkarttılar. Ne olacaktı şimdi? Her şey yeniden canlandı. Bütün hafta sonu boyunca dizimi dinlendirerek ve buz tedavisiyle ağrıyı geçirmeye çalıştım. Ne aklımdakiler ne de kalbimdekiler durmuyordu ama… Dizime her izlediğimde, her ayağa kalkıp topalladığımda yıllardır olan her şey, önceki sakatlık dönemim sonraki yıllarda yaşadıklarım hepsi bir bir aklımdan geçip canımı dizimden daha çok yakıyordu.  Bu yüzden telefondan, bilgisayardan, televizyondan kısacası bütün teknolojik aletlerden uzaklaştım. Yeniden kendimi dinlemeliydim.

Dün akşam bir şeyi fark ettiğim bir an oldu. Diz çökmeyi öğrenmiştim. Olanı olduğu gibi kabul etmeyi, yaşanılanları kabullenmeyi öğrenmiştim. Bütün hafta sonu bir yanım hala aksak diye söylenirken şimdi hatırladım dedim asıl konuyu. Bazen yapacak bir şey yoktur ve kabullenmen gerekir. Kabul etmen gerekiyor ki maç sırasında aklın başka yerde olmasın. Aklın başka yerde olmasın ki tekrar sakatlanmayasın.

Diz çökmek konusunu arkadaşlarımla konuşuruz ve burada ayırt etmemiz gereken bir nokta var. O da diz çökmenin boyun eğmek ile aynı şey olmadığı. Diz çöküp bekleyebilirsin, kabullenip yeni bir yol arayabilirsin ama boyun eğmek öyle değildir. Boyun eğmek bir vazgeçiştir. Kabullenmekten ötede bütün umutların tükendiği bir andır. Durum kesinlikle böyle bir şey değildi. Değişmesi gereken şeyler değişiyordu ve süreç ister istemez sancılıydı.

Anlattıklarıma dair bir noktada hikayenin bir kısmı eksik gelebilir, o zaten tamamlanması gerektiği şekilde tamamlanacak. Ama dersler sizler için de çok net. İlk sakatlığın mesajı olan kaldıramayacağın yüklerin altına girme hala kendime hatırlattığım bir şeydir. Bu yüzden kendimi her alanda güçlendirmeye devam ederim. Ameliyat sonrası yaşadıklarım “doğru” pratiğin istediğim noktaya beni nasıl getirdiğinin resmidir. Maç sırasında yeniden zıplayabiliyor olmam tamamen kendimi akışa bırakarak o anın enerjisiyle zincirleri nasıl kırdığımın kanıtıdır. Kabullenmek bir boyun eğmek değil de aksine daha yükseğe sıçramak için diz çöktüğümün işaretidir. Yıllar sonra hatırladığım en güzel ders ise, aklın da kalbin de bedenin de bir olmadıktan sonra bir yanın hep aksak.

Anlamlarla dolu bir hafta sonuydu. Cuma yaşadıklarım, Cumartesinin 1 yıl öncesi, Pazar gününün Kobe’nin doğum günü olması. Dersler çok net. Almayı bilmezsek her defasında daha sert bir tokat ile hayat bize bunu gösterebiliyor. O yüzden şimdi, şu an ve burada sahip olduklarınızın ve sevdiklerinizin kıymetini bilin…

10da11 ile Yolculuk Notları / #ozanlayolda Değişim Deneyimi

by September Mcgee

Başlangıçta niyetim 10 kişi ve 10 gün olmasıydı ama 11 kişi ve +1 hazırlık günü ile 11 gün olarak keyifli bir yolculuğa çıktık. Asıl programı uyguladığımız 10 günlük süreç ve 11 kişi olmasından kaynaklı olarak da #10da11 dediğim ekipte birbirinden değerli insanla iletişime geçmek, hayat hikayelerini dinlemek ve son 11 günde yolculuklarında yanlarında olmak benim için ziyadesiyle anlamlıydı. Şimdi gelin bu yolculukta beni etkileyen ve aklımda kalan şeyler neler oldu biraz onlardan bahsedelim.

Yaptığımız şey aslında günümüzde bir çok insanı en çok zorlayan durumlardan birisi; kendine dönmek. Hayatında hiç kendine bakmamış ya da kendini dinlememiş bir bireyin, ilk defa kendine dönüşü biraz sancılı bir süreç olabiliyor. Bu durumu farklı yollarla açıklayabiliriz. Değişime direnç, rahatlık alanı gibi kavramlar tam da burada devreye girebiliyor ancak ben direkt beynin çalışma şeklinden kaynaklı olan durumu anlatmak istiyorum.

İnsan beyni evrildiği bugünde, çalışma şeklini giderek en kolayı seçme noktasına getirmiştir. En kolayı seçme eğiliminden de kaynaklı olarak yapısında varolan bağlantılardan birçoğu aktifliğini yitirmiş durumdadır. Yeni bir şeyi öğrenmek ya da fark etmek beyinde bu pasif olan noktaların yeniden aktifleşmesi demek olduğu için tam da bu nokta beynin kolayı seçme eğilimi ile çelişir. Eğiliminden dolayı yeniliğe dair çok sıcak bir bakış açısı olmayan beyin, türlü türlü bahaneler üreterek bu değişimden bireyi uzaklaştırmaya çalışır. Ancak irade ile bu yolda devam eden birey pasifleşen noktaların aktifleşmesi için büyük bir çaba gösterir. Hatta dil, ders, meslek, kültür ya da farkındalığın öğrenildiği durumlarda baş ağrısı yaşamamızın sebeplerinden birisi bu aktifleşme sırasında yaşananlardır da denir.

#10da11 gibi çalışmaları yaparken ilk başta çözülmesi gereken şey bireylerin aslında farkında olmadıkları dirençtir. Eğer bu aşamayı geçtiyse katılımcı sonrasında yaşananlar ona çok daha farklı şeyler ifade edebilir. Şayet geçemedi ise sıkılganlık, umursamazlık, sorun çıkartma gibi bilinçaltı niyetlerle kendi sürecine devam eder. Hatta bu sebeplerden kaynaklı olarak çalışmalara katılım göstermeyip yine o kendi rahatlık alanında yaşamına devam eder. Her çalışma grubunda olduğu gibi bu grupta da buna benzer katılımcılarımız vardı. Bu tarzda etkileri canlı grup çalışmalarında yönlendirmek nispeten daha zor bir durum. Biz #10da11 ile bütün süreci çevrimiçi olarak ilerlettiğimiz için katkılımcıların birbirlerinin yaklaşımlarından pek haberi yoktu. Bu da bir noktada bireysel olarak katılım gösterenlerin daha da motive olmalarını sağladı.

Bahsettiğim direnç noktası kırıldıktan sonra genelde kendimizi güçsüz hissetme durumu ile karşılaşırız. Kendine ilk defa dönen bireyin keşfettiği şey, hayatı boyunca hiç görmediği ama aslında kendinde yumurta ve sperm birleştiği andan beridir olanı görmesidir. Bu durum bir şok etkisi yaratabilir. Çünkü yıllardır alışmış olduğu yaşamın dışında yeni bir şey görmeye başlamış ve bu gördüğü şey de aslında kendi olduğu için bu zamana kadar fark etmemiş olmanın kırgınlığıyla ya da bildiğini sandıklarının üzerine yıkılmasıyla çaresizlik hissini yaşamaya başlayabilir.

Buradan sonra  da yaşadığımız şeylerden birisi de yıkılanların altında kalıp acıyla yaşamaya başlamamızdır. Acıdan beslenmek durumunu hepiniz duymuşsunuzdur, işte yaşanılan şey o durumun kendisidir. Genel olarak bizim kültürümüzde zaten bu durumun etkileri fazlasıyla ön plana çıkmaktadır. Kurulan cümleler, hayallerin önüne konulan engeller ya da rakı masasında eğlenirken bir anda moralimizin bozulmasıyla daha çok alkole yönelme eğilimimiz tamamen acıdan beslenmek ile ortaya çıkan durumlardır. Hayatından beslendiği acıları aldığımızda geriye hiçbir şey kalmayacak insanların sayısı azımsanmayacak derecede fazladır. İnanç ve irade burada devreye giriyor.

Değişim yolculuğuna devam etme niyetinde olan bireyler acılarının kaynaklarını keşfedip, çözüm yollarına doğru adım atmaya başlıyorlar. Bütün bahsettiklerim aslında fraktal bir yapı olarak kendi içerisinde bir döngüye sahip. Yani ilk defa kendine dönmedeki direnç ile yeni bir çözüm yoluna dair atılan adımdaki direnç benzerdir diyebiliriz. Ama makro açıdan baktığımızda çözüm yoluna atılan adım kendini tanıma deneyiminin bir parçasıdır.

Öğretmen, öğrenci hazır olduğunda karşısına çıkarmış denir. #ozanlayolda ekibinde de değişime hazır olanların hayatlarında bu sürecinde diğerlerine nazaran nasıl daha da etkili olduğunu bir kez daha gördüm. Bunların yanında hiç tepki vermeyip sadece yazdıklarımı okuyanlar olduğunu da biliyorum. Hatta bir de başlangıçta yüksek enerjiyle başlayıp ortalarda kayıplara karışanlar da oldu. Hepsi doğal, hepsi normal.

10 günlük süreçte doğunun öğretileri ve batının teknikleriyle harmanlanmış bir değişim deneyimi oluşturdum. Kendi hayatımda uyguladıklarımı, bir yol haritasına çevirerek ardında yatan nedenleri keşfedip çözebileceğimiz bir yolculuğun küçük bir deneyimiydi aslında. 10 günde yaşadıklarımızın detaylarını vermeyi tercih etmiyorum çünkü ciddi anlamda özel hikayeler ve yaşanılanlar var. Ancak yapılan geri dönüşleri zamanla sizinle paylaşabilirim.

Ben Ozan Ulaş. Adımın ne ifade geldiğini yıllar sonra keşfettim. Hiç gitmediğim yerlerde anlatılacak bir hikaye yazıyorum. Siz de hayatınızda bir değişim başlatmak, hedef koyup, o hedefe beraber yürümek için birisine ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsanız; bana yazın! #ozanlayolda Değişim Deneyimi’nin bir parçası olun.

İyisiyle Kötüsüyle Bir Yol / #ozanlayolda 95.Gün

by Jody Bergsma

Borsa’nın giderek hızla değer kaybettiği bir sabah ile başladı dün. Bu değer kaybı gün içerisinde de devam etti ve aylardır konuşulan, borsa çok iyi kazandırıyor ya düşünceleri birçok insan için yerle bir oldu. Ancak burada kimin ne kazanıp ne kaybettiğine bakmak gerekiyor. Bununla ilgili verileri gün içerisinde yine yazarım. Beyrut’ta yaşanan patlama da farklı bir açıdan dikkat çekiyor. Ne derece etkili olduğunu patlama sırasında çekilen videolardan görebilirsiniz. Dünya bize çok net mesajlar veriyorken, biz ne yapıyoruz?

Evet yine kötü olaylar var, yine canlıların canı yanıyor hatta hayatlarını kaybediyorlar. Bunu kim, nasıl, neden yapıyor diye tartışmak yerine daha farklı çözüm yollarını aramalı. Elbette dengenin olduğu yerde her şeyden bir diğeri kadar olacaktır. Bunu kabul etmemiz gerekiyor, Dünya hiçbir zaman saf iyi bir yer olmadı bu zamana kadar. Kendimiz de öyle…

Günlük hayatlarımızda, aramızdan kime sorsak ben iyi bir insanım der ancak eminim herkesin sinirlendiği ya da bir şeylere zarar vermek istediği anlar mutlaka olmuştur. Bu tepkilerimizin sebepleri çok derinlerde yatarken eğer değiştirmek istiyorsak çok hızlı çözümler bulabilme şansına da sahibiz. Evet, ilk kıvılcım yandıktan sonra devamındaki süreç daha da çok alevlenen bir yolculuk ama bu yolda ilerledikçe üzerinizdeki hafiflemeyi hissetinizde tam olarak ne demek istediğimi anlayacaksınız.

İnsanın insana, canlıya, doğaya, nesneye veyahut kendine zarar verme isteği gerek varoluşundaki sancılardan gerekse bu hayata geldiği andan itibaren yaşadığı deneyimlerden kaynaklanabilir. Atalarından birisi zarar görmüş bir birey zarar gösterme eğilimde de olabilir o acıdan beslenme eğiliminde de. O yüzden bu konuyu tek düzlemde değerlendirmek çok mantıklı olmayacaktır. Kesin bir sonuca varmak yerine her adımda keşfettiklerimizi anlayabiliyor olma niyeti her daim daha işlevseldir.

Geldiğimiz noktada herkes bir karıncayı öldürmüş, bir insanın canını yakmış, bir nesneye zarar vermiş olabilir. Bunların etkilerini veya derecelerini asla tartışmıyorum, görmemiz gereken nokta hepimizin bir şeyler yapmış olma durumu yani buraya bir şey hakkında aklımızdan geçen en küçük kötü bir düşünce bile dahil. Kendimizi hatırlayıp, yaptıklarımızı fark ettiğimize göre burada yapmamız gereken nedir? İşte bu noktadan sonra insanlık olarak bir ayrıma giriyoruz, kimimiz içimizdeki kötülüğü beslemeye devam ederken kimimiz de iyi insan olma haline devam ediyor. Yine tekrar etmeliyim ki buradan bir sonuca varma niyeti olmamalı çünkü doğamız gereği her iki durumu da daimi olarak içimizde barındırıyor olacağız. İki durumun da farkında olup ardından hangisi özelinde durmayı seçeceğimize dikkat etmeliyiz.

İyi veya kötü halde durma sebeplerimizin farklılaşabileceğinden bahsettim ancak bir de bizim iyi olduğumuzu düşündüğümüz hal bir başkası için kötü anlam ifade edebilir. Bunu yine bir metafor ile açıklamak gerekirse, vatanını savunmak için insan öldürmeyi seçen bir birey düşman kuvvetleri için kötü olarak anlamlandırılır. Buraya kadar anlamak kolay, bir sonrakine geçelim…  Savaşan iki topluluk düşündüğümüzde bunlar birbirleri için veya kötü olabiliyorken, savaş içerisinde bulunmayan üçüncü bir topluluk savaşanlar hakkında ne düşünür? Hangisi iyidir, hangisi kötü? Ya da hangisi haklıdır, hangisi haksız? Üçüncü bir toplumun bakış açısı savaşan toplulukların bulundukları hal konusunda ne kadar etkilidir peki? İki tarafa da sorduğumuzda eminim ki kendilerince haklı sebepler sunacaklardır. Yani vardığımız yer, tetiklenmenin durumu iyi veya kötü olabiliyorken o andan sonra bulunduğumuz an aynı doğrultuda ya da zıt yönde bir hal alabilir. İyilikle iyiye devam etmek ya da sonrasında kötülüğü seçmek, kötülükle kötülüğe devam etmek ya da sonrasında iyiliği seçmek tamamen bireyin kendi seçimi olacaktır.

Dünya üzerinde bütün yaşanılanlara dönüp baktığımızda konunun bizle ne alakası var diye sorgulamak gerekiyor ilk adımda. Bu bir kayıtsızlık hali değil de, vereceğimiz tepki daha net şartlarda seçebilme şansını bulmamızı sağlayacaktır. Çünkü evet herkes kendince haklı. Burada bana kızıyor olabilirsiniz, insan öldüren birinin nasıl bir haklılığı olabilir diye… O bireyin şartlarında yaşamadan, onun koşullarında Dünya’ya gelmeden bunu asla bilemeyiz. Bu yüzden insanların hakkında net yargılarda bulunmadan önce hayatlarındaki yaşanmışlıkların neler olabileceği ihtimalini düşünmenizi tavsiye ederim.

Yazının sonunda olduğu gibi bütün deneyimlerin sonunda da varacağımız nokta bizim neyi seçtiğimiz olacak. Şimdi, şu an ve burada, bulunduğunuz anda yaşanılan kötülüklere nasıl tepki vermeyi seçeceksiniz? Birisine zarar veren insanı döverek terbiye edebilir misiniz? Hiç sanmıyorum, dayak yiyerek büyüyen çocukların ileriki yaşlarda farkındalıklarının düşük kalması durumunda nasıl insanlara dönüştüklerini az çok tahmin edebiliyorsunuzdur. Üzümün üzüme baka baka karardığı bir yerde, kararmayı kötü bir durum olarak düşünmeyi bırakıp, kime baktığımıza ya da kimlerin bize baktığına dikkat edelim. Hatırlanması gereken en güzel cümle; iyilik yapma, iyi ol yaptığın her şey iyilik olsun!

27. Yaş Yolculuğum ve “İyi ki”lerin Hikayesi

Bir yıl önce neredeydim şimdi neredeyim diye başlayabileceğim bir yıl. Bilinen bütün hisleri hissedip ardından bilinen bütün duygulara dönüşen bir yıl. Bulutların üzerindeyim derken yerin en dibinde kendimi bulduğum ardından tamam burası da güzelmiş tekrar göğe çıkabilirim dediğim bir yıl. Her anıyla, dahil olan herkesle, gidilen her yerle, alınan bütün derslerle, kazanılan mükemmel deneyimlerle bence muhteşem bir yıl. Her yıl kendi kendime yazdığım yıl sonu değerlendirme yazımı bu yıl günlüklerimin bir kısmı gibi herkese açıyorum. Neler oldu, neden oldu, nasıl oldu, ne öğrendim gibi onlarca sorunun cevaplarını aldığım son bir yılıma gelin birlikte göz atalım…

1 Ocak yılbaşı olarak bütün insanlığa keyif verir ancak ben bireysel olarak asıl dönüm noktalarının insanın kendi doğum günlerinde olduğuna inanırım. O yüzden kendi doğum günümden bir sonrakine kadar olan yıl benim yılım olarak anlam kazanır  ve bütün bakış açım ona göre şekillenir. Sonuçta her ne kadar bir ve eşit olsak da her bireyin kendine özel bir yolu var, bizi eşsiz kılan nokta da bu yollarda yaşadıklarımıza dair kendi bakışımız.

Tam bir yıl öncesine gidelim…

Geçtiğimiz senemde bu zamanlarda hayatım öylesine derinden değişti ki bunu ben ve en yakınımdakilerden başka kimse bilemez. Saf sevgi nedir diye sorsam kaç kişiden yanıt alabilirim? Ama asıl konu burada yanıt almak da değil, bu sevgiyi bütün hücrelerinde hissediyor olmaktı. Böylesine etkili bir değişimin ilk adımlarıydı, kurduğum cümleler sevgiyle kutsandı ve evet Dünya’ya farklı bir şekilde bakmaya başlamıştım. Ne kadar da şanslıyım hala bir sene öncesinden bu kadar güzel bahsedebildiğim için.

Hayatıma dahil olan o güzel insanın etkisiyle bambaşka bir yolculuğa doğru gidiyordu hayatım. Geçmişteki zorlukların, yaşanan üzücü deneyimlerin, can yakan anların ardından zamanı gelmişti zaten güzelliklerle dolu anlara koşarcasına adımlar atmanın. Bu bir ilk kıvılcımdı, hatta yanardağın patlamadan önceki titreşimiydi belki de çünkü olacak olanlar çok daha fazlasıydı. Ozan kendini Harikalar Diyarı’nda hissediyordu.

Arkadaşlarım bana hep Oz Büyücüsü derler, kendine büyücü yakıştırması yapılan bir insanın büyülenmesi kolay bir şey değildir. Ancak büyüye kapılıp gitmek de yapılacak hatalardan biridir. Çok şükür aradaki ince nüansı görebilecek ve her ne kadar romantik bir ilişkinin etkisiyle başlasa da süreç hayatın geriye kalan bütün gerekliliklerini de yapmam gerektiğinin farkındaydım. En güzel yanı da parmak uçlarınıza kadar hissettiğiniz o sevgi, dokunduğunuz ve yaptığınız her şeyde sizinle oluyor. E bundan sonra zorluk mu kalır? Engel bir sorun mu teşkil eder? Asla.

Hayatın geriye kalan kısmı dediğim noktalardan birinde askere gitmem gerekiyordu, bedelli de olsa bu konu açıkçası biraz kafamı kurcalıyordu. Emir komuta zincirinin sorgulayan yanımdan dolayı beni çok zorlayacağını düşünüyordum. Bundan daha da kafamı kurcalayan kısım ise 21 gün de olsa sevdiklerimden uzakta olma durumuydu. Telefon aracılığıyla bunu biraz da olsa çözebildim, diğer konu için de askeriyeye girdiğim andan itibaren sorgulamayı bir kenara bırakmam gerektiğini hatırlattım kendime. Hoş tabi yaptım sorgulamaları ama bir sorun olmadı. Aksine askerde sistemin ne kadar güzel işlediğini gördüm. 60 kişi uyandığın koğuştan sonra bölükte 300 kişi, ardından taburda binlerce kişi belirli düzen kuralları dahilinde çok kısa bir sürede bir araya gelebiliyordu. Buna benzer düzenlerin ne kadar net ve devamlı olarak işlediğini fark etmek bana keyif vermişti. Ancak sabahları mıntıka temizliği yaparken gözünün içine baka baka içtiği sigaranın izmaritini yere atan bir diğer askerin sayesinde de sorunun insanların kendinde olduğunu hatırladım. Böyle küçük küçük hatıralarla askerliğimi de geçtiğimiz yıl içerisinde yapmış oldum.

Geçtiğimiz senenin öncesinde okulum ile alakalı olan durumumu hiç kendi adıma sorun etmemiştim. Çünkü zaten yapmak istediklerimi rahatlık ile yapıyor, diplomanın bana getireceği herhangi bir şey olmadığını biliyordum. Kendi yaptığım girişimler, danışmanlık yaptığım işletmelerle çalışma hayatımda atmak istediğim adımları atıyordum. Öyle değilmiş… Geçtiğimiz yılın en güzel derslerinden birisine geldik. Yine bu zamanlarda fark ettim okulu bitirmem gerektiğini. Bu konunun aklımda ince bir sürüncemede olduğunu, ister istemez beni bir şekilde tuttuğunu anladım. Bunu başlamış olan bir işi tamamlamak ya da yapmaktan vazgeçmek olarak düşünebilirsiniz. Ama ben tamamlamalıydım… Çünküsü yok sebepleri bu seferlik bende kalsın. Ancak şu kadarını söyleyebilirim ki, kendinizi ifade etme alanınız henüz oluşmadıysa insanlar sizin geçmişinize ya da sahip olduğunuz sıfatlar, dış görünüşünüz gibi konulara bakarak sizin hakkınızda yargılarda bulunabiliyorlar. Bu durum yine benim için bir tetiklenme anıydı. 8 senedir devam eden eğitimimi tamamlamam gerektiği konusunda artık emindim.

Emin olmak yetmiyordu,  zamana da ihtiyacım vardı. Bütün sınavları ve dersleri bir günde verebilecek potansiyelde olan ben ama her şeyin zamanı var diyen okul sistemi. Herkesin kendince haklı olduğu bir yerde, en haklı kim olur? Ya da orta yol nasıl bulunur? Benim için bunun çözümü anlayıştan geçiyordu. Okul sistemini anlayışla karşılayıp sürecin tadını çıkartarak devam etmeye karar verdim. Benim süreçten tat almaktan kastım kendime yeni hedefler koymak ve o doğrultuda sınırlarımı zorlamaktır. Hayallerimiz ve isteklerimiz doğrultusunda okul sürecine yeni bir hedef ekledim. Hayatımda olan insanın da almak istediği yurt dışı eğitiminin yanına benimkini de koyduk. O dönemde erasmus programı benim için bir seçenek olarak duruyordu ancak ortalamam henüz yetmediği için değerlendiremiyordum. Hala şans vardı! Dedim ya sevgi varsa zorluklar kolay olur, engeller kolayca geçilir diye… Üniversite hayatımda 3 not ortalaması nedir hiç düşünmedim bile ama yeni hedef var, hayaller var, sevgi var öyle vazgeçmek olmaz. Motivasyonu nerede aradığımızla alakalı olan bir durumdu. Motivasyonu en yakınımda, içimde, kalbimde bulmuştum. O dönemi 3’ün üzerinde ortalama ile tamamladım. Geçtiğimiz dönemse bu ortalama 3.8/4 gibi bir duruma geldi. Bahane üretmeye gerek yoktu çünkü, fırsatlar vardı ve kurallarına uygun oynanması gereken bir oyun. Oynadım, sınavları geçtim, hakkı kazandım. Gelecek dönem Almanya’dan satırları yazıyor olacağım.

Her şey harika görünüyor değil mi? Bu arada yazdıklarım kronolojik değil, konulara göre ayrılmış gibi düşünebilirsiniz. Kronolojik yazarsam özel anıları da anlatmam gerekecek o da anıları yaşadığımız insanların rızaları olmadan yapabileceğim bir şey değil ayrıca özel onlar zaten derslere odaklanın, dedikodu peşinde koşmayalım. Hayat bize bütün güzelliklerini sunuyordu ve şükürler olsun hepsinin farkındaydım. Kuantumcuların, pozitif enerjicilerin imreneceği düzeyde ne düşünüyorsam hepsi bir bir gerçek oluyordu. Asıl önemli olan hepsi sevgi, mutluluk ve coşkuyla oluyordu. Ne kadar sorunsuz değil mi?

Değil.

 Hep denir ya hayat biz planlar yaparken olan olayların bütünüdür diye heh tam da öyle deneyimlerim de oldu. Yaklaşık 10 tane birbirinden farklı türde ve büyüklükte iş yaptım.  Bu işlerin bazılarında her şey yolunda giderken bazıları öylesine karışık bir hal aldı ki geriye kalan bütün hayatımı etkilemeye başladı. Eylül ayında yaptığım işin ödemesini Ocak’ta alınca işin rengi çok değişiyor. Eğer sabit bir geliriniz yok ve kendi hayatınızı devam ettirme niyetindeyseniz, üstüne üstlük bu ödemenin basamakları fazlaysa etkisi hayatınızda gerçekten büyük oluyor. Diğer işlerinize yapacağınız yatırımlardan, özel hayatınızda yaptığınız harcamalara ardından bunların psikolojik etkilerine kadar hepsini tek tek derinden etkiliyor. Bu durumu en iyi girişimciler bilirler. Hayatınızın her alanındaki krizi yönetmeniz gerekiyor. Yönetebildim mi? İş ile ilgili maddi süreci evet, diğer konulardaki etkileri biraz karışık.

Her şeyin bu kadar güzel olduğu yerde hayatın dengesi yine kendini gösterecekti. İyi kadar kötü, güzel kadar çirkin de olacaktı elbet. Küçük küçük can sıkıcı şeylere pek takılan bir insan olmadım hayatım boyunca. Ancak geçtiğimiz yılımın tam ortasında beni o bahsettiğim sevgiyle tanıştıran, bütün bu bahsettiğim iyi kilere yolculuğumu başlatan insan ile bir dizi üzücü olay yaşadık. Hepsinin sonunda hayat yolunu benden ayırmayı seçti. Saygıyla karşılanması gereken bir karardı elbette çünkü yine haklı bir taraf ya da suçlu bir taraf yoktu. Yaşanılanların hepsinin bir sebebi olmakla birlikte bugün yine dönüp baktığımda her anı iyi kilerle anmanın keyfi içerisindeyim. Elbette çok üzüldüm, eminim üzüldü. Bulunduğumuz zaman içerisinde böylesine derin bir sevginin, etkileyici bir iletişimin ve her alanda birbirini ileriye taşıyan bir ilişkinin yaşanmış olması en güzel kelimelerle hatırlanmalı. Bu yaşadığımız ilişki benim kendi adıma ilişkiler konusunda sanırım master yapmamı sağladı. Bu konuda çok şey anlatabilirim ancak geçtiğimiz yılın en özel anları ve üzgünüm ki asıl kilit noktaları bu ilişki içerisinde saklı ancak yine özel alanımız olduğundan daha fazla detay veremeyeceğim.


Şöyle düşünerek devam edebiliriz, her şeyi başlatan bir ilişkinin sonu yeniden doğuşumun başlangıcı oluyordu. Ayrılık kararının ardından çoğunuz bilirsiniz o duyguları… Bitmişlik, tükenmişlik, kırgınlık, kızgınlık, umutsuzluk vs. hepsi her anımda yine vardı. Fakat bende bir şeylerin farklı olduğunu hissediyordum. Bahsettiğim sevgi hala benimleydi ve yaşanılan her şeyi görebilmemi sağlıyordu. Hissettiğim her şeyi, anlam yüklediğim bütün duyguları tek tek görebilmekle beraber bunlara sebep olan olayların ardındaki asıl nedenleri de çözümleyebiliyordum.  Bu yüzden hala onu çok iyi anladığımdan eminim. Ayrılık sürecinde kendimi minik bir kampa aldım. Ruh, beden ve zihin odaklı bir çalışma süreciyle birlikte bahsetmiş olduğum ayrıntıları yakalayabilme becerim giderek gelişti.

Bitti mi? Hayır.

Tamam dibe vurduk, bundan daha aşağısı olmaz derken korona karşıma çıkıverdi. Doğada, sokaklarda, denizde, dağda kısacası kapalı ortamların dışında olmayı çok seven benim için farklı bir durum olacaktı evde olmak. Yine burada şanslı olduğumu söylemeliyim, 2015’ten bu yana yaptığım meditasyon en büyük destekçim oldu. Ve yine olanları görebilmemi sağladı. Korona’nın bütün Dünya’ya vermiş olduğu mesaj herkes için kendinize dönün oldu bence. Bunu fark edenler bu süreci hala çok keyifli bir şekilde geçirmekteler. Mutluluğu ya da huzuru herhangi bir kahvecide oturmak sananlarsa hala söylenmekte ve ilk fırsatta kalabalıklara karışarak virüsün yayılmasına destek olmaktalar. Evde oturmaktan yakınıp, evde oturmaya sebep olan şeyin yayılmasına destek olmak da nasıl bir saçmalık silsilesidir anlamıyorum.

Ayrılığın, koronanın etkisiyle büyük bir değişimin içine girdiğimin farkındaydım. Ancak yine her şey biraz karışık geliyordu. Süreci sadeleştirmek ve üzerimdeki gereksiz yükleri atmam gerekiyordu. Pandemi dönemiyle birlikte ailemin yanına döndüm. Bu 8 senedir yalnız yaşayan bir adam olarak farklı bir zorluk olacaktı. Çünkü alıştığınız bir yaşam tarzının ardından aynı evin içerisinde saygı duyulması gereken ortak bir düzen mevcut. Bu benim hayatımın değişmesi demek değildi sadece aynı zaman da yine aynı süredir bensiz evde yaşayan ailemin de yaşam şeklinin etkilenmesiydi. Elbette inişli çıkışlı dönemler oluyor ancak çözülemeyecek bir durum yok. O yüzden aynı şeyi yaşayanlar varsa ki elbette vardır, boşa söylenmesin.

Nisan ayından bu yana gelirken yaşadıklarımın birçoğunu #ozanlayolda yazı serimde sizlerle paylaşıyorum. Bugünlerde 3. Ayı tamamlıyoruz. Ve hatırlıyorsunuzdur her ayın sonunda bir ay değerlendirmesi yaparım, bu sefer ki yıl değerlendirmesi oldu biraz. Bu satırları yazmak benim için şu an çok rahat görünse de yaşamak pek kolay değildi. Anlatmadığım çok şey var elbette ancak genel hatlarıyla nelerin kritik değişimlere sebep olduğunu anlatmak istedim. Bütün bu yolculukta önce kendimi hatırlamam gerekiyordu ve aslında şimdi dönüp bakınca daha net görebiliyorum her şeyi. Bir hayatın kahramanı olmak, bir insanın sırtını yaslayabileceği insan olmak, bir değişimin lideri olmak, bir girişimin kurucusu olmak… Hepsi bugün yine kendini bilmek ile mümkün.

Hayatlarımızda elbette sorunlar yaşıyoruz, canımız sıkılıyor, moralimiz bozuluyor, canımız hiç ummadığımız yerleden ummadığımız derecelerde yanıyor. İnsanların öldürüldüğü, çocukların üzüldüğü, hayvanların işkenceler gördüğü, anlayışımızın yetmediği ve nice kötü diyebileceğimiz durumun ortasında olmak anlayabiliyorum çok zor geliyor. Vazgeçecek miyiz? Kendi adıma asla. Geçtiğimiz yıl düştüm, tökezledim, süründüm, ağladım, sinirlendim… Yine geri kalktım. Kalkarken yaptıklarım vardı, yanımda olanlar vardı, bunlara sebep olanlar vardı, karşımda duranlar vardı, tekrar düşürmeye çalışanlar vardı… E yani? Kalktım. Hayallerim var, istediklerim var, hala sevdiklerim ve beni sevenler var. Hepsine yeniden binlerce kez teşekkür ediyorum. Ve şükürler olsun ki bugün bu satırları keyifle yazabiliyorum. Son bir yılın hikayesinin baş kahramanları var, onlar kendilerini çok iyi biliyorlar. Onlara özellikle çok teşekkür ederim.  Bugün geldiğimiz yerde hepimiz, istisnasız bir şekilde iyi ki doğmuşuz! Herkese iyi gelmek zorunda değiliz elbet ama unutmayın ki sizden ilham alan, güç bulan, sevginizi hisseden birileri mutlaka vardır. Yeter ki anlayın, anlayışla karşılayın. Sorun dediğimiz çoğu şey aslında bize ait şeyler değiller. Bin yıllardır edinilen deneyimlerin kodlamalarıyla değişen bakış açımızın bize sunduklarını kendinizinmiş gibi alıgılamayın. Herkes bir birey olarak, kendi tahmin ettiğinden ve insanların hakkında düşündüğünden çok daha ötesi. Kendinizin farkında olun, size değer verenlerin farkında olun, hayatta sahip olduklarınızın farkında olun. Yıllar önce bir falcı 27 yaşımdan sonrasının çok farklı olacağını söylemişti, bir ironi olarak 27 yaşımda büyük değişimlerden geçtim. Şimdi yeniden kendi adıma yeni bir yıla başladım ve her şeyden suyunu çıkartana dek keyif alma vaktidir.

Sevgiye inanın. Olur!

İyi ki doğdum!

Zamanında Yolda Adım Atmak / #ozanlayolda 84.Gün

by Chirila Corina

Garip ve üzücü gelişmelerin ardından yeniden kendi yolculuğuma dair gelişmeleri sizinle paylaşmaya döneyim istiyorum. Son bir haftada gerçekten can sıkıcı şeyler yaşasam da bireysel motivasyonumdan hiç uzaklaşmadım. Geçmişte bazen insanlara ya da olaylara kızıp yaptıklarımdan vazgeçme noktasına gelmiş bir insan olarak bu motivasyondan uzaklaşmamış olmak benim için önemliydi. Hayatın bireysel olarak anlamlandırma yolculuğu olduğunu anlatıp ardından da böyle şeyler söylemek enteresan oluyor tabi. Öyle her şeyden etkilenmiyorum elbette. Herkesin olduğu gibi benim de hassas noktalarım var zaten bütün deneyimlerimin de en zorlandığım kısımları bu noktalardan geçiyor.

Bir de beni bu zamana kadar etkileyen şeylerden birisi de çok şey yapmak istiyor oluşum. Bu bence kesinlikle bir dezavantaj değil çünkü kendimi her daim tutkuları olan bir insan olarak gördüm ve bu tutkuların peşinden gitmekten asla geri durmadım. Cesaret, sorumluluk, çalışma isteği, hayali gerçekleştirme arzusu doğumumda bana direkt olarak verilmiş özellikler olduğu için bu yolda attığım adımlardan hiç çekinmedim. Aynı zamanda da düşünce sistemimin disiplinlerarası oluşu yine aynı yolda yürüyüşümü kolaylaştırdı.

Peki hızlandırdı mı?

Aslında pek değil. Bu noktadan itibaren özeleştiri yapıp kendi hayatımdaki yaptığım hataların bir kısmının sebebi olan noktaya değineceğim. Çok şey yapmak istemek, hayal kurmak kesinlikle harika şeyler ancak bunların hepsini aynı anda yapmaya çalıştığımızda ortaya bir karışıklık çıkıyor. Sanıyorum ki çok enerji üreten ve bu enerjiyi kullanma potansiyeline sahip olduğum için bir şekilde bir şeylerin biraz çabuk olmasını istiyorum. Ama evet bunları isteyip böyle hareket etmek pek hız kazandırmıyor çoğu zaman.

Aradığımız her şeyin bir benzerini doğada mutlaka görüyorum. Şuraya meyve vermek isteyen bir tohum çizelim…

Bir tohumun yolculuğu gibi, Bambu’nun Yolculuğu yazımı hatırlayın, tohumun toprağa ekilme zamanıyla başlayan bir süreç var. İlk ekim anında başlayıp toprağın altında kendi kabuklarını kırma süreci ve bu çıkışını toprağın üzerine ilk çıkış anıyla taçlandırması doğumun ta kendisi. Minik bir fidenin gelişip büyümesi, gövdesinin güçlenmesi, boyunun uzaması, yapraklarının çoğalması çocukluğumuzdan gençliğimize doğru geçişimiz aslında. Topraktan çıktık, büyüdük, heybetlendik ve artık meyve verme vakti. Meyvelerin olgunlaşma süreci bile başlı başına benim için yeniden doğuşu simgeliyor, bu da bana insanın olgunluk dönemini hatırlatıyor.

Gelişmemiş bir fidenin meyve veremeyeceğini zaten hepimiz biliyoruz ancak verse de gövdesinin o meyveyi kaldıramayacağını da hatırlamak gerekiyor. Yaz meyvesinin, kış döneminde olmadığı gibi serada yetişenlerin de tadının tuzunun olmadığını da biliyoruz. Doğa bize yine çok net bir mesaj veriyor, her şey zamanında olur. Kendime uzun zamandır hatırlattığım mesajlardan birisi tam da bu. Yapmam gerekenleri sıraya koyduğumdan bu yana, karları çözülmesinin ardından bütün muhteşemliğiyle akan bir şelale gibi her şey daha hızlı ve berrak bir şekilde gerçekleşiyor.

Hayal et, iste, çalış ve bekle…

Olmuyorsa da zorlama, o toprağın tohumu olmayabilirsin. Seni yeşertip büyütecek toprak da çiftçi de başkadır…

Doğu-Batı Arası Bir Yol / #ozanlayolda 83.Gün

by Jean Honore Fragonard

Yazılara geri döndük ama öylesine inişli çıkışlı bir dönem oluyor ki neye odaklansam da derinlemesine onu yazsam bazen bilemiyorum. Daha dün yeterince rahatsız edici konulardan bahsederken bugün sabah ise köpeğe tecavüz haberi ile uyandım. Yani buradaki ruh halini anlatmak için çok kibar kelimeler seçmeyebilirim o yüzden hiç girmeyeceğim. Bakın her ne olursa olsun ısrarla diyorum ki; benim hala umudum var! Bu umudu dayandırdığım farklı temeller ve nedenler var. Kendimce hayallerim ve bu yolda yapmak istediklerim var. Eminim hepimizin vardır ve eğer öyleyse bunlara takılıp vazgeçmeyi mi seçeceksiniz yoksa sahnede oynanan oyunu değiştirmeyi mi?

Batı’nın bilimi…

İnsanın hayatı anlamlandırma macerasında varoluşundaki kanıtları araması, refah ve mutluluk seviyesini yükseltmek istemesi ya da uzun aynı zamanda da ölümsüzlük noktasına gelme dürtüsü soru işaretinin insanın kafasına ilk girdiği andan bu yana bilimsel çalışmaları tetikliyor. Yüzyıllardan daha da uzun bir süredir bir kartopu gibi büyüdükçe büyüme hızı artan çalışmalar her yeni adımında bize yok artık dedirtmekle beraber bir sonraki adım için de yeni bir teşvik noktası oluşturuyor.

Bu çalışmaların sonuçlarını gündelik hayatlarımızda giderek daha fazla yaşar olduk. Yaşar olduk diyorum çünkü direkt olarak bu sonuçlar insan yaşamına bağlı bir şekilde varlığını sürdürüyor. İnsanlığın kullanımına sunulmayan çok ileri bir teknoloji var teorisini bir kenara bırakırsak zaten şu anda da kullanılmakta olan çok ileri bir teknoloji var. Söz konusu sadece teknoloji de değil, burada düşünmemiz gereken nokta aslında bilimin kendisi.  Tıp alanındaki çalışmalardan cebimizde duran birçoğumuzdan daha akıllı olduğunu düşündüğüm aletlere kadar, Elon Musk’ın Neuralink’ini  de ayrıca hatırlatalım, hepsi bir parçamız olmuş durumda.

Müthiş! Harika! Fevkalade!

Gelişen teknolojinin veya ilerleyen bilimin sunduğu çözümlerden rahatsız olan var mı? Sanmıyorum. Sonuçta hiçbirimiz aramak istediğimiz insana bu kadar rahat ulaşabilmeyi ya da kanserin teşhiş süreçlerinin giderek kolaylaştığından erken tanının daha da mümkün olması gibi durumları beğenmemezlik yapmayız değil mi? E mükemmel, daha da güzel olacak eminim.

Her yerde gördüğümüz “fütüristler” gibi size körce teknoloji övücülüğü yapmayacağım kusura bakmayın. Bunca gelişimin iyi olduğu kadar hayatımızda kötü etkileri de var. Bir tık sorgulamak gerekiyor bence bazı şeyleri.  Nasıl mı? Yine örnekler üzerinden gidelim… Aramayı isteyip hemen arayabildiğimiz insana ulaşabilmemizi sağlayan cep telefonlarımızın aralarındaki bağlantıyı kuran operatörlerin baz istasyonları,  işlerimizi daha çabuk halletmemizi sağlayan hatta şu anda da karşısında olduğum ekranlar, yemekleri hızlıca ısıtıp ya da pişirip önümüze gelmesini sağlayan mikrodalga fırınlar… Bakın bunlar en basit örnekleriyle hayatımıza en yakından etki eden aletler, peki sorun nerede? Az önce saydığım bütün aletlerin bize üzücü olarak yansıması radyasyon. Radyasyonun etkilerinin insan bedeninde yarattığı sonuçları bilmeyeniniz yoktur sanırım? Çernobil? En net sonuçlarından birisi olan kanser. E bir önceki paragrafta kanseri çabuk teşhis edebiliyorduk? Pekii kanser vakaları neden bu kadar arttı? Umarım aradaki bağlantıyı kurabiliyorsunuzdur aksi takdirde zaten buraya kadar boşa zaman geçirdiniz demektir.

Gelişen teknolojinin hayatlarımızdaki etkilerini sadece fizyolojik olarak yorumlamak çok yanlış. İnternet devrimi ile başlayan sürecin sosyal medya ağları ile evrildiği yerde bu etkinin psikolojik sonuçları da o kadar net görülmeye başlandı ki, kendi etrafımda gördüğüm insanların hayatlarındaki değişimlere şahit oldukça şaşırıyorum. Sevdiklerimize çabuk ulaşabilme imkanı sunan iletişim teknolojileri aynı zamanda bizi onların hayatları üzerinde bir kontrol manyağı yaptı.  Örnek aldığımız ya da ilgi duyduğumuz insanların hayatlarını sosyal medya profilleri aracılığıyla daha yakından takip edebildiğimiz için sadece takip eder olduk. Hatta bu aşamadan sonra hedeflere gitmek için çalışmayı bırakıp sadece takip ettiğimizi unutup, şu an onlar gibi olamayan hayatlarımızdan dolayı kendimize dair olumsuz yargılarda bulunmaya başladık. Merhaba depresyon! Tanışmak istediğimiz kadın ya da erkeklerle yüz yüze konuşmayı unuttuk hatta bir de yolladığımız mesajlara cevap vermeyince daha da kötülerini yollamaya başladık. Sokaklarda, parklarda, spor sahalarında büyüyen çocukların “ay ne güzel sakin sakin izliyor işte” diyip ellerine verilen telefon ya da tabletlerle yetişkinlere özel içeriklere erişip kişiliklerinde yanlış bir gelişim tetiklenmesine sebep olduk. Nasıl ama?

Doğu’nun bilgeliği…

İnsanın hayatı değil de kendini anlamlandırma, kendini tanıma ve bilme yolculuğu da onu farklı çalışmalara itti. Dinler, ibadet türleri, meditasyon, zen felsefesi, yoga, Do’lar her adımında insanın dönüp kendisine bakmasını ve keşfetmesini sağladı. Bu yolculukta kendini anlayan insan, kendinde bulduklarını yine farklı şekillerde yorumladı. Kimisi kendini Tanrı gibi hissederken kimisi de evrende kendini bir hiç olarak tanımladı. Hala da bu derinlemesine yolculuk bireysel düzeyde başlayıp, toplumsal etkilerle devam etmekte.

Bu yolculuğun bir parçası olan Yin-Yang bilirsiniz, bilmeseniz de mutlaka görmüşsünüzdür. Bir daire, yarısı siyah, yarısı beyaz, beyazın içinde siyah daire, siyahın içinde beyaz daire… Zihinlerde canlandı değil mi? Bu işaret ortaya çıkışıyla farklı anlamlar taşırken yine herkes ona baktığında farklı yorumlamalarda bulundu. E zaten önceki yazılarda da dememiş miydik hayat bizim için ne anlam yüklediğimizle alakalı diye…

Şimdi Yin-Yang’ın bana hatırlattığı anlamlardan birisinden bahsedeceğim. Yıllardır zihnimize kazınan siyah kötü, beyaz iyidir kodlarıyla yorumlamamıza devam edelim. Hoş bunu her aklıma getirdiğimde siyah giyen bütün damatların kötü olduğu aklıma geliyor, gülüyor geçiyorum. Yin, yani siyah olan kısım… Yeryüzü,  karanlık, kış. Yang, yani beyaz olan kısım… Gökyüzü, aydınlık, yaz. Ve ikisinin birleşimi olan evren yani şeklin ta kendisi. Burada bir tık daha ileri gittiğimizde iki tarafın da kendi içerisinde zıt renkleri barındırdığını görüyoruz. Siyahın içinde beyaz, beyazın içinde siyah. Burada zihinlerde ne canlanıyor? Hiç size bırakmadan ben söyleyeyim. Her iyinin içinde bir kötü, her kötünün içinde bir iyi vardır. Her karanlığı anlayabilmek için bir aydınlığa mutlaka ihtiyaç vardır, her aydınlıkta ise gölgeler mutlaka oluşmaktadır.

Hayatımızda her an yeniden bir deneyim yaşıyor, yeni bir şeylerle karşılaşıyoruz. Harika ve mutluluk verici şeyler olurken, elbette canımızı sıkan ve üzücü durumlar da oluyor. İçimizde iyiliği hissederken yeri geldiğinde kötülüğü de hissediyoruz.  Teknolojinin olumlu etkileri varken, olumsuzları da oluyor. Bizim için burada Yin ve Yang’ın da, bütün gelişmelerin de verdiği mesaj açıkça ortada. Hangi tarafta durmayı seçiyoruz? Siyahta mı beyazda mı? Yaşanılan olaylarda sadece siyahı mı görüyoruz yoksa beyazı mı? Gelişmelerin, olayların ya da insanların bize kötü olarak yansıdığı noktada içindeki beyazı görebiliyor muyuz? Tepki verirken, ben beyaz bir insanım dememize rağmen içimizdeki siyahlıkla mı tepki veriyoruz?

Sahi sen nerede durmayı seçiyorsun?

YOLDAKİ RAHATSIZLIK / #ozanlayolda 82.Gün

by Pablo Picasso

Tam iki haftadır yazı paylaşmıyorum. Geçmem gereken bir eşiğe dair kendimle daha çok kalmam gerektiğine inandığım için ekranlarla olan geçirdiğim zamanları minimuma indirip, doğada daha çok vakit geçirip, kendimi dinlemeye ve yazılarımı da kalem kağıt kullanarak yazdım. O eşikten tarihsel olarak geçtim ama yine de reklam, haber, paylaşım saldırıları altında kalmamak için birkaç gün daha beklemeyi seçmiştim. Birey olarak her şeye dair iyi hissetmem, hayatın geriye kalanındaki her şeyin iyi olduğu anlamına gelmiyor. Yaşanılanların arasında dengede kalabilmek bazen bir cambazdan daha fazla yetenek gerektiriyor. Evet öyle çünkü dün gerçekten benim dengem bozuldu…

Nasılsınız? Hayatınızda her şey yolunda mı? Benim için yine cevap aynı, iyi olan kadar kötü de var. Mutlu muyum? Çok. Üzülüyor muyum? Evet. Enerjim var mı? Giderek artıyor. Yorgun muyum? Elbette. Sizde durumlar nasıl? Hayatın bizlere sunduklarına dair ne hissediyorsunuz? Memnun muyuz? Minnettar mıyız? Yoksa yetmiyor mu? Hep daha fazlası mı? Çok soruyla karşılaşınca kafanız mı karıştı? Bence bugünlerde karışmalı, bazı şeyler kökten değişmeli. Evet öyle çünkü dün gerçekten benim dengem bozuldu…

Senelerdir televizyon izlemeyen bir insanım. Televizyondaki yayınların saçmalığını erken yaşta fark etmiş olmalıyım ki kendi adıma radyo ile büyüdüm diyebilirim. Bu konuda çok şanslıyım çünkü radyonun hayatımdaki yerini ve bana kattıklarını anlatsam şok olabileceğinizden eminim. Uzun zamandır da LinkedIn haricinde sosyal medya kullanmadığımdan bahsetmiştim. Bizi biz olmaktan çıkartan, akıllarımızı karıştıran, başkalarının hayatlarına imrenmeyi bırak yorum yapma ve yargıda bulunma lüksünü bize veren bir yerden uzak kalmak bana çok iyi geldi. Ancak son iki haftalık dinlenmemden sonra dün sabah biraz göz gezdireyim dedim, aktif olarak piyasalarda işlem yapıyorsanız gündemi takip etmeniz gerekebiliyor, keşke bakmasaydım diyecek noktaya geldim. Evet öyle çünkü dün gerçekten benim dengem bozuldu…

Hiç tanımadığınız birisinin hikayesi canınızı ne kadar yakabilir? Pınar Gültekin adını duydunuz mu? Hikayesinden haberdar mısınız? Adını hiç duymamış, kendini hiç tanımazdım. Ama hikayesinin sonunu duyduk, okuduk. Haber manşetlerinden, sosyal medya paylaşımlarından,  radyo yayınlarından… Hepsi, birlikte aynı şeyi söylüyordu; PINAR ÖLDÜRÜLDÜ! Adının Pınar olmasının bir anlamı var mı? Özgecan? Yasemin? Nazmiye? Aynur?

Sadece haziran ayında Türkiye’de bilinen en az 27 kadın cinayeti var. Güzellikleriyle övündüğümüz değerli ülkemizde 2019 yılında her şehrinde tam 474 kadın öldürüldü. Ölüm haberi en çok tepki verilenlerden birisi olan Özgecan’ın ölümünden sonra yaklaşık 2000 kadın öldürüldü. Sevgilisi, eşi, oğlu, tanımadığı biri, babası ve tanıdıklar tarafından ekonomik, boşanma, terk edilme, hayata dair karar alma gibi sebeplerle ateşli silahlarla, kesici delici aletlerle, boğularak ve darp yoluyla yaşam hakları ellerinden alındı. Verileri çok seviyoruz ya öldürülme sebepleri arasında olanlardan birisini ayrıca yazayım; başka bir kadını korumak için. Nasıl okurken rahatsız oluyor musunuz? Olmalısınız.

Başka bir konu daha var öyle yok hemen hatırladık bitti. Çocuklar, çocuk cinayetleri, çocuk istismarı…  Bebeklikten, genç yaşlarına kadar yüzlerce belki de binlerce çocuk bütün bu acıyı hissetmek zorunda kalıyor. Hangi nedenle? Hangi amaçla? Nasıl bir bakış açısıyla? Bu soruların cevaplarının bu konuda benim için hiçbir anlamı yok. Çünkü hiçbir cevap bir çocuğa herhangi bir şekilde zarar vermeyi haklı kılmayacaktır. Yine rahatsız oluyor musunuz? Olmalısınız.

Hayatımda ilk defa kadın arkadaşlarımdan birebir şekilde yaşadıkları rahatsızlık verici olayları dinlediğimde kanım donmuştu. Gündelik hayatımda çocukların yaşadıklarını gördükçe de aynı rahatsızlığı her an yeniden hissediyorum. Bakın çok önemli bir nokta daha var, yaşanılanlar sadece fiziksel şiddete dayalı da değil. İnsanların birbirine uyguladığı şiddetin psikolojik türü de önemli fark edilmesi gereken noktalardan birisi. Sosyal medyada mesajlar yoluyla yapılan tacizlerden tutun, çocukların oyun oynarken birbirlerine karşı kullandığı zarar verici kelimelerin hepsinin göz önüne alınması gerekiyor. Sadece sosyal hayatta birbirimize karşı yarattığımız bu baskının yanında siber zorbalığın da artık önemle değerlendirilmesi gerekiyor.

Ne zaman insanlık olarak bu hale geldik? Yoksa bu hep var mıydı? Bu baskının, bu zorbalığın, can yakmanın veya can almanın temeldeki sebepleri neydi? Farklı yorumlar elbette olacaktır, en temeline ulaşmak için olmalı da. Annesinden koparılmış bir çocuğun hırçınlığı, gün gelip başka birisine kurduğu baskıya dönüşebilir. Kendine güvenmeyen bir adamın, kendinden fiziksel olarak daha güçsüz bir insana zarar vermesi muhtemeldir. Hayatında hep ötekileştirilen bir insanın, eline güç geçtiğinde o gücü diğerlerinin üzerinde sert bir şekilde kullanması da bu seçenekler arasında.

Peki ya biz hiç mi sevgiyi hissetmedik? Eminim ki herkes farkında olmasa da bu hissi hayatında en az bir kere tatmıştır. Birini sevmek, birisi tarafından sevilmek, bir nesneyi sevmek, bir takımı sevmek, bir hayvanı sevmek, bir şarkıyı sevmek… Sevgiyi anlamadık mı? Yaşayamadık mı? Anlamsız hırsların peşinden gidip bu da yetmez gibi bir de sevginin olmadığı yerde ortaya çıkan öfkenin kontrolüyle zarar vermeye başladık.

En önemlisi birbirimize karşı olan anlayışımızı yitirir olduk…

Birçoğumuz farkında değiliz belki ama birbirimiz hakkında çok kolay yorum yapıp ardından yargılarda bulunuyoruz. Kimse kimsenin hikayesini bilmeden dış görünüşüyle, sahip olduğunu sandıklarıyla, işiyle, okuluyla alakalı yargılarda bulunuyor. Ve elbette bu yargılar karşıdakinin hayatını bir şekilde etkiliyor. Etkilenmeyen var mı? Beni çok etkiledi. Aynı yargılarda ben bulunmamış mıyımdır? Mutlaka bulunmuşumdur. Çünkü bize bu öğretildi değil mi? Birinin bir şeyi yapmamasının ya da yapamamasının ardındaki sebepleri bilmeden, görmeden, dinlemeden yapıştırıyoruz yargıyı. Yargı, yapıldığı andan itibaren çok rahatlıkla eyleme dönüşüyor. Sonuç mu? Kadın cinayetleri, çocuk istismarı, iş yerinde mobbing, sosyal hayattan koparılma, sevdiklerinden ayrı konulma.

Ne zaman durup acaba karşıdaki neden böyle yapıyor diye düşünüp, onun hakkında yargıda bulunmadan önce hikayesini anlamaya çalışacağız? Ne zaman sorunları konuşarak ve ardından anlaşarak çözmek yerinde bir şiddet türünü uygulamaktan vazgeçeceğiz? Bakın buraya kadar yazdığım her şeyin ne erkeklikle alakası var ne kadınlıkla ne de çocuklukla, konu tamamen insan olabilmek ile alakalı. Bizden olmayanı, bizim gibi düşünmeyeni, bakmayanı, bizim gibi sevmeyeni ne zaman olduğu gibi kabul etmeyi öğreneceğiz?

Herkesin en iyisi kendisi olduğunu düşündüğü bir yerde konu yine tam olarak kendimizle alakalı. Herkes dönüp yine kendine bakmalı, kendindekileri tespit etmeli. Bir erkek olarak bir kadına şiddet uygulamıyor olabilirsiniz ancak hemcinslerinize karşı yaptıklarınıza dönün bir bakın. Bir kadın olarak bir çocuğu çok seviyor olabilirsiniz ama iş yerindeki arkadaşlarınıza dönün bir bakın. Çünkü ektiğiniz her tohum elbet bir gün büyüyecek ve ekildiğindeki enerji şeklinde karşımıza çıkacak. Hemcinsleri tarafından baskı gören bir erkek dönüp en yakınındaki kadına şiddet uygulayabilir. İş yerinde psikolojik saldırılara maruz kalan bir insan evinde çocuğuna baskı uygulayabilir.

Hala rahatsız hissetmenizi istiyorum. Çünkü rahatsızlık bizi çözüme götürecek tetikleyicilerden birisi, başınıza geldiğinde anlamayın istiyorum. Yaşamadan bir başkasının yaşadığına dair o deneyimi anlayın istiyorum. Yazılarımı okuyanlar arasında kadınlar, erkekler, gençler, işletmeciler, girişimciler, şirket yöneticileri, ebeveynler, sevgililer var. Bunca şeye kayıtsız kalarak yapılanların bence anlamı yok. Size bugün dokunmayan yılan elbette şu an rahat hissettirebilir ancak unutmayın bir gün o zehir çocuğunuza ya da en sevdiklerinize dokunabilir.

Herkesin bir hikayesi var, yaşadığı, deneyimlediği, gördüğü ya da göremediği, elinden alınan, itildiği şeyler var. Bunları görebilmenin, anlayabilmenin yolu sevgi ve anlayıştan geçiyor. Olanı veya insanı olduğu gibi sevebilmek büyük güç. Onu olduğu haliyle, oluş sebebiyle anlamak büyük güç. Benim dün gerçekten dengem bozuldu. Pınar’ın hayat hikayesiyle başlayan tetiklenme diğer olayları ve konuları hatırlamama ardından da beni kendi hayatımda yaşadığım olaylara dair yeniden bir sorgulama yapma noktasına getirdi. Şimdi başkalarına dair kesip biçme yapmadan önce iğneyi bile onlara batırmayı bırakıp, çuvaldızı kendimize döndürmeliyiz. Herkes kendi kapısının önünü temizlese Dünya ne kadar temiz olur değil mi?

Visit Us On YoutubeVisit Us On LinkedinVisit Us On Twitter