Archives Temmuz 2020

Zamanında Yolda Adım Atmak / #ozanlayolda 84.Gün

by Chirila Corina

Garip ve üzücü gelişmelerin ardından yeniden kendi yolculuğuma dair gelişmeleri sizinle paylaşmaya döneyim istiyorum. Son bir haftada gerçekten can sıkıcı şeyler yaşasam da bireysel motivasyonumdan hiç uzaklaşmadım. Geçmişte bazen insanlara ya da olaylara kızıp yaptıklarımdan vazgeçme noktasına gelmiş bir insan olarak bu motivasyondan uzaklaşmamış olmak benim için önemliydi. Hayatın bireysel olarak anlamlandırma yolculuğu olduğunu anlatıp ardından da böyle şeyler söylemek enteresan oluyor tabi. Öyle her şeyden etkilenmiyorum elbette. Herkesin olduğu gibi benim de hassas noktalarım var zaten bütün deneyimlerimin de en zorlandığım kısımları bu noktalardan geçiyor.

Bir de beni bu zamana kadar etkileyen şeylerden birisi de çok şey yapmak istiyor oluşum. Bu bence kesinlikle bir dezavantaj değil çünkü kendimi her daim tutkuları olan bir insan olarak gördüm ve bu tutkuların peşinden gitmekten asla geri durmadım. Cesaret, sorumluluk, çalışma isteği, hayali gerçekleştirme arzusu doğumumda bana direkt olarak verilmiş özellikler olduğu için bu yolda attığım adımlardan hiç çekinmedim. Aynı zamanda da düşünce sistemimin disiplinlerarası oluşu yine aynı yolda yürüyüşümü kolaylaştırdı.

Peki hızlandırdı mı?

Aslında pek değil. Bu noktadan itibaren özeleştiri yapıp kendi hayatımdaki yaptığım hataların bir kısmının sebebi olan noktaya değineceğim. Çok şey yapmak istemek, hayal kurmak kesinlikle harika şeyler ancak bunların hepsini aynı anda yapmaya çalıştığımızda ortaya bir karışıklık çıkıyor. Sanıyorum ki çok enerji üreten ve bu enerjiyi kullanma potansiyeline sahip olduğum için bir şekilde bir şeylerin biraz çabuk olmasını istiyorum. Ama evet bunları isteyip böyle hareket etmek pek hız kazandırmıyor çoğu zaman.

Aradığımız her şeyin bir benzerini doğada mutlaka görüyorum. Şuraya meyve vermek isteyen bir tohum çizelim…

Bir tohumun yolculuğu gibi, Bambu’nun Yolculuğu yazımı hatırlayın, tohumun toprağa ekilme zamanıyla başlayan bir süreç var. İlk ekim anında başlayıp toprağın altında kendi kabuklarını kırma süreci ve bu çıkışını toprağın üzerine ilk çıkış anıyla taçlandırması doğumun ta kendisi. Minik bir fidenin gelişip büyümesi, gövdesinin güçlenmesi, boyunun uzaması, yapraklarının çoğalması çocukluğumuzdan gençliğimize doğru geçişimiz aslında. Topraktan çıktık, büyüdük, heybetlendik ve artık meyve verme vakti. Meyvelerin olgunlaşma süreci bile başlı başına benim için yeniden doğuşu simgeliyor, bu da bana insanın olgunluk dönemini hatırlatıyor.

Gelişmemiş bir fidenin meyve veremeyeceğini zaten hepimiz biliyoruz ancak verse de gövdesinin o meyveyi kaldıramayacağını da hatırlamak gerekiyor. Yaz meyvesinin, kış döneminde olmadığı gibi serada yetişenlerin de tadının tuzunun olmadığını da biliyoruz. Doğa bize yine çok net bir mesaj veriyor, her şey zamanında olur. Kendime uzun zamandır hatırlattığım mesajlardan birisi tam da bu. Yapmam gerekenleri sıraya koyduğumdan bu yana, karları çözülmesinin ardından bütün muhteşemliğiyle akan bir şelale gibi her şey daha hızlı ve berrak bir şekilde gerçekleşiyor.

Hayal et, iste, çalış ve bekle…

Olmuyorsa da zorlama, o toprağın tohumu olmayabilirsin. Seni yeşertip büyütecek toprak da çiftçi de başkadır…

Doğu-Batı Arası Bir Yol / #ozanlayolda 83.Gün

by Jean Honore Fragonard

Yazılara geri döndük ama öylesine inişli çıkışlı bir dönem oluyor ki neye odaklansam da derinlemesine onu yazsam bazen bilemiyorum. Daha dün yeterince rahatsız edici konulardan bahsederken bugün sabah ise köpeğe tecavüz haberi ile uyandım. Yani buradaki ruh halini anlatmak için çok kibar kelimeler seçmeyebilirim o yüzden hiç girmeyeceğim. Bakın her ne olursa olsun ısrarla diyorum ki; benim hala umudum var! Bu umudu dayandırdığım farklı temeller ve nedenler var. Kendimce hayallerim ve bu yolda yapmak istediklerim var. Eminim hepimizin vardır ve eğer öyleyse bunlara takılıp vazgeçmeyi mi seçeceksiniz yoksa sahnede oynanan oyunu değiştirmeyi mi?

Batı’nın bilimi…

İnsanın hayatı anlamlandırma macerasında varoluşundaki kanıtları araması, refah ve mutluluk seviyesini yükseltmek istemesi ya da uzun aynı zamanda da ölümsüzlük noktasına gelme dürtüsü soru işaretinin insanın kafasına ilk girdiği andan bu yana bilimsel çalışmaları tetikliyor. Yüzyıllardan daha da uzun bir süredir bir kartopu gibi büyüdükçe büyüme hızı artan çalışmalar her yeni adımında bize yok artık dedirtmekle beraber bir sonraki adım için de yeni bir teşvik noktası oluşturuyor.

Bu çalışmaların sonuçlarını gündelik hayatlarımızda giderek daha fazla yaşar olduk. Yaşar olduk diyorum çünkü direkt olarak bu sonuçlar insan yaşamına bağlı bir şekilde varlığını sürdürüyor. İnsanlığın kullanımına sunulmayan çok ileri bir teknoloji var teorisini bir kenara bırakırsak zaten şu anda da kullanılmakta olan çok ileri bir teknoloji var. Söz konusu sadece teknoloji de değil, burada düşünmemiz gereken nokta aslında bilimin kendisi.  Tıp alanındaki çalışmalardan cebimizde duran birçoğumuzdan daha akıllı olduğunu düşündüğüm aletlere kadar, Elon Musk’ın Neuralink’ini  de ayrıca hatırlatalım, hepsi bir parçamız olmuş durumda.

Müthiş! Harika! Fevkalade!

Gelişen teknolojinin veya ilerleyen bilimin sunduğu çözümlerden rahatsız olan var mı? Sanmıyorum. Sonuçta hiçbirimiz aramak istediğimiz insana bu kadar rahat ulaşabilmeyi ya da kanserin teşhiş süreçlerinin giderek kolaylaştığından erken tanının daha da mümkün olması gibi durumları beğenmemezlik yapmayız değil mi? E mükemmel, daha da güzel olacak eminim.

Her yerde gördüğümüz “fütüristler” gibi size körce teknoloji övücülüğü yapmayacağım kusura bakmayın. Bunca gelişimin iyi olduğu kadar hayatımızda kötü etkileri de var. Bir tık sorgulamak gerekiyor bence bazı şeyleri.  Nasıl mı? Yine örnekler üzerinden gidelim… Aramayı isteyip hemen arayabildiğimiz insana ulaşabilmemizi sağlayan cep telefonlarımızın aralarındaki bağlantıyı kuran operatörlerin baz istasyonları,  işlerimizi daha çabuk halletmemizi sağlayan hatta şu anda da karşısında olduğum ekranlar, yemekleri hızlıca ısıtıp ya da pişirip önümüze gelmesini sağlayan mikrodalga fırınlar… Bakın bunlar en basit örnekleriyle hayatımıza en yakından etki eden aletler, peki sorun nerede? Az önce saydığım bütün aletlerin bize üzücü olarak yansıması radyasyon. Radyasyonun etkilerinin insan bedeninde yarattığı sonuçları bilmeyeniniz yoktur sanırım? Çernobil? En net sonuçlarından birisi olan kanser. E bir önceki paragrafta kanseri çabuk teşhis edebiliyorduk? Pekii kanser vakaları neden bu kadar arttı? Umarım aradaki bağlantıyı kurabiliyorsunuzdur aksi takdirde zaten buraya kadar boşa zaman geçirdiniz demektir.

Gelişen teknolojinin hayatlarımızdaki etkilerini sadece fizyolojik olarak yorumlamak çok yanlış. İnternet devrimi ile başlayan sürecin sosyal medya ağları ile evrildiği yerde bu etkinin psikolojik sonuçları da o kadar net görülmeye başlandı ki, kendi etrafımda gördüğüm insanların hayatlarındaki değişimlere şahit oldukça şaşırıyorum. Sevdiklerimize çabuk ulaşabilme imkanı sunan iletişim teknolojileri aynı zamanda bizi onların hayatları üzerinde bir kontrol manyağı yaptı.  Örnek aldığımız ya da ilgi duyduğumuz insanların hayatlarını sosyal medya profilleri aracılığıyla daha yakından takip edebildiğimiz için sadece takip eder olduk. Hatta bu aşamadan sonra hedeflere gitmek için çalışmayı bırakıp sadece takip ettiğimizi unutup, şu an onlar gibi olamayan hayatlarımızdan dolayı kendimize dair olumsuz yargılarda bulunmaya başladık. Merhaba depresyon! Tanışmak istediğimiz kadın ya da erkeklerle yüz yüze konuşmayı unuttuk hatta bir de yolladığımız mesajlara cevap vermeyince daha da kötülerini yollamaya başladık. Sokaklarda, parklarda, spor sahalarında büyüyen çocukların “ay ne güzel sakin sakin izliyor işte” diyip ellerine verilen telefon ya da tabletlerle yetişkinlere özel içeriklere erişip kişiliklerinde yanlış bir gelişim tetiklenmesine sebep olduk. Nasıl ama?

Doğu’nun bilgeliği…

İnsanın hayatı değil de kendini anlamlandırma, kendini tanıma ve bilme yolculuğu da onu farklı çalışmalara itti. Dinler, ibadet türleri, meditasyon, zen felsefesi, yoga, Do’lar her adımında insanın dönüp kendisine bakmasını ve keşfetmesini sağladı. Bu yolculukta kendini anlayan insan, kendinde bulduklarını yine farklı şekillerde yorumladı. Kimisi kendini Tanrı gibi hissederken kimisi de evrende kendini bir hiç olarak tanımladı. Hala da bu derinlemesine yolculuk bireysel düzeyde başlayıp, toplumsal etkilerle devam etmekte.

Bu yolculuğun bir parçası olan Yin-Yang bilirsiniz, bilmeseniz de mutlaka görmüşsünüzdür. Bir daire, yarısı siyah, yarısı beyaz, beyazın içinde siyah daire, siyahın içinde beyaz daire… Zihinlerde canlandı değil mi? Bu işaret ortaya çıkışıyla farklı anlamlar taşırken yine herkes ona baktığında farklı yorumlamalarda bulundu. E zaten önceki yazılarda da dememiş miydik hayat bizim için ne anlam yüklediğimizle alakalı diye…

Şimdi Yin-Yang’ın bana hatırlattığı anlamlardan birisinden bahsedeceğim. Yıllardır zihnimize kazınan siyah kötü, beyaz iyidir kodlarıyla yorumlamamıza devam edelim. Hoş bunu her aklıma getirdiğimde siyah giyen bütün damatların kötü olduğu aklıma geliyor, gülüyor geçiyorum. Yin, yani siyah olan kısım… Yeryüzü,  karanlık, kış. Yang, yani beyaz olan kısım… Gökyüzü, aydınlık, yaz. Ve ikisinin birleşimi olan evren yani şeklin ta kendisi. Burada bir tık daha ileri gittiğimizde iki tarafın da kendi içerisinde zıt renkleri barındırdığını görüyoruz. Siyahın içinde beyaz, beyazın içinde siyah. Burada zihinlerde ne canlanıyor? Hiç size bırakmadan ben söyleyeyim. Her iyinin içinde bir kötü, her kötünün içinde bir iyi vardır. Her karanlığı anlayabilmek için bir aydınlığa mutlaka ihtiyaç vardır, her aydınlıkta ise gölgeler mutlaka oluşmaktadır.

Hayatımızda her an yeniden bir deneyim yaşıyor, yeni bir şeylerle karşılaşıyoruz. Harika ve mutluluk verici şeyler olurken, elbette canımızı sıkan ve üzücü durumlar da oluyor. İçimizde iyiliği hissederken yeri geldiğinde kötülüğü de hissediyoruz.  Teknolojinin olumlu etkileri varken, olumsuzları da oluyor. Bizim için burada Yin ve Yang’ın da, bütün gelişmelerin de verdiği mesaj açıkça ortada. Hangi tarafta durmayı seçiyoruz? Siyahta mı beyazda mı? Yaşanılan olaylarda sadece siyahı mı görüyoruz yoksa beyazı mı? Gelişmelerin, olayların ya da insanların bize kötü olarak yansıdığı noktada içindeki beyazı görebiliyor muyuz? Tepki verirken, ben beyaz bir insanım dememize rağmen içimizdeki siyahlıkla mı tepki veriyoruz?

Sahi sen nerede durmayı seçiyorsun?

YOLDAKİ RAHATSIZLIK / #ozanlayolda 82.Gün

by Pablo Picasso

Tam iki haftadır yazı paylaşmıyorum. Geçmem gereken bir eşiğe dair kendimle daha çok kalmam gerektiğine inandığım için ekranlarla olan geçirdiğim zamanları minimuma indirip, doğada daha çok vakit geçirip, kendimi dinlemeye ve yazılarımı da kalem kağıt kullanarak yazdım. O eşikten tarihsel olarak geçtim ama yine de reklam, haber, paylaşım saldırıları altında kalmamak için birkaç gün daha beklemeyi seçmiştim. Birey olarak her şeye dair iyi hissetmem, hayatın geriye kalanındaki her şeyin iyi olduğu anlamına gelmiyor. Yaşanılanların arasında dengede kalabilmek bazen bir cambazdan daha fazla yetenek gerektiriyor. Evet öyle çünkü dün gerçekten benim dengem bozuldu…

Nasılsınız? Hayatınızda her şey yolunda mı? Benim için yine cevap aynı, iyi olan kadar kötü de var. Mutlu muyum? Çok. Üzülüyor muyum? Evet. Enerjim var mı? Giderek artıyor. Yorgun muyum? Elbette. Sizde durumlar nasıl? Hayatın bizlere sunduklarına dair ne hissediyorsunuz? Memnun muyuz? Minnettar mıyız? Yoksa yetmiyor mu? Hep daha fazlası mı? Çok soruyla karşılaşınca kafanız mı karıştı? Bence bugünlerde karışmalı, bazı şeyler kökten değişmeli. Evet öyle çünkü dün gerçekten benim dengem bozuldu…

Senelerdir televizyon izlemeyen bir insanım. Televizyondaki yayınların saçmalığını erken yaşta fark etmiş olmalıyım ki kendi adıma radyo ile büyüdüm diyebilirim. Bu konuda çok şanslıyım çünkü radyonun hayatımdaki yerini ve bana kattıklarını anlatsam şok olabileceğinizden eminim. Uzun zamandır da LinkedIn haricinde sosyal medya kullanmadığımdan bahsetmiştim. Bizi biz olmaktan çıkartan, akıllarımızı karıştıran, başkalarının hayatlarına imrenmeyi bırak yorum yapma ve yargıda bulunma lüksünü bize veren bir yerden uzak kalmak bana çok iyi geldi. Ancak son iki haftalık dinlenmemden sonra dün sabah biraz göz gezdireyim dedim, aktif olarak piyasalarda işlem yapıyorsanız gündemi takip etmeniz gerekebiliyor, keşke bakmasaydım diyecek noktaya geldim. Evet öyle çünkü dün gerçekten benim dengem bozuldu…

Hiç tanımadığınız birisinin hikayesi canınızı ne kadar yakabilir? Pınar Gültekin adını duydunuz mu? Hikayesinden haberdar mısınız? Adını hiç duymamış, kendini hiç tanımazdım. Ama hikayesinin sonunu duyduk, okuduk. Haber manşetlerinden, sosyal medya paylaşımlarından,  radyo yayınlarından… Hepsi, birlikte aynı şeyi söylüyordu; PINAR ÖLDÜRÜLDÜ! Adının Pınar olmasının bir anlamı var mı? Özgecan? Yasemin? Nazmiye? Aynur?

Sadece haziran ayında Türkiye’de bilinen en az 27 kadın cinayeti var. Güzellikleriyle övündüğümüz değerli ülkemizde 2019 yılında her şehrinde tam 474 kadın öldürüldü. Ölüm haberi en çok tepki verilenlerden birisi olan Özgecan’ın ölümünden sonra yaklaşık 2000 kadın öldürüldü. Sevgilisi, eşi, oğlu, tanımadığı biri, babası ve tanıdıklar tarafından ekonomik, boşanma, terk edilme, hayata dair karar alma gibi sebeplerle ateşli silahlarla, kesici delici aletlerle, boğularak ve darp yoluyla yaşam hakları ellerinden alındı. Verileri çok seviyoruz ya öldürülme sebepleri arasında olanlardan birisini ayrıca yazayım; başka bir kadını korumak için. Nasıl okurken rahatsız oluyor musunuz? Olmalısınız.

Başka bir konu daha var öyle yok hemen hatırladık bitti. Çocuklar, çocuk cinayetleri, çocuk istismarı…  Bebeklikten, genç yaşlarına kadar yüzlerce belki de binlerce çocuk bütün bu acıyı hissetmek zorunda kalıyor. Hangi nedenle? Hangi amaçla? Nasıl bir bakış açısıyla? Bu soruların cevaplarının bu konuda benim için hiçbir anlamı yok. Çünkü hiçbir cevap bir çocuğa herhangi bir şekilde zarar vermeyi haklı kılmayacaktır. Yine rahatsız oluyor musunuz? Olmalısınız.

Hayatımda ilk defa kadın arkadaşlarımdan birebir şekilde yaşadıkları rahatsızlık verici olayları dinlediğimde kanım donmuştu. Gündelik hayatımda çocukların yaşadıklarını gördükçe de aynı rahatsızlığı her an yeniden hissediyorum. Bakın çok önemli bir nokta daha var, yaşanılanlar sadece fiziksel şiddete dayalı da değil. İnsanların birbirine uyguladığı şiddetin psikolojik türü de önemli fark edilmesi gereken noktalardan birisi. Sosyal medyada mesajlar yoluyla yapılan tacizlerden tutun, çocukların oyun oynarken birbirlerine karşı kullandığı zarar verici kelimelerin hepsinin göz önüne alınması gerekiyor. Sadece sosyal hayatta birbirimize karşı yarattığımız bu baskının yanında siber zorbalığın da artık önemle değerlendirilmesi gerekiyor.

Ne zaman insanlık olarak bu hale geldik? Yoksa bu hep var mıydı? Bu baskının, bu zorbalığın, can yakmanın veya can almanın temeldeki sebepleri neydi? Farklı yorumlar elbette olacaktır, en temeline ulaşmak için olmalı da. Annesinden koparılmış bir çocuğun hırçınlığı, gün gelip başka birisine kurduğu baskıya dönüşebilir. Kendine güvenmeyen bir adamın, kendinden fiziksel olarak daha güçsüz bir insana zarar vermesi muhtemeldir. Hayatında hep ötekileştirilen bir insanın, eline güç geçtiğinde o gücü diğerlerinin üzerinde sert bir şekilde kullanması da bu seçenekler arasında.

Peki ya biz hiç mi sevgiyi hissetmedik? Eminim ki herkes farkında olmasa da bu hissi hayatında en az bir kere tatmıştır. Birini sevmek, birisi tarafından sevilmek, bir nesneyi sevmek, bir takımı sevmek, bir hayvanı sevmek, bir şarkıyı sevmek… Sevgiyi anlamadık mı? Yaşayamadık mı? Anlamsız hırsların peşinden gidip bu da yetmez gibi bir de sevginin olmadığı yerde ortaya çıkan öfkenin kontrolüyle zarar vermeye başladık.

En önemlisi birbirimize karşı olan anlayışımızı yitirir olduk…

Birçoğumuz farkında değiliz belki ama birbirimiz hakkında çok kolay yorum yapıp ardından yargılarda bulunuyoruz. Kimse kimsenin hikayesini bilmeden dış görünüşüyle, sahip olduğunu sandıklarıyla, işiyle, okuluyla alakalı yargılarda bulunuyor. Ve elbette bu yargılar karşıdakinin hayatını bir şekilde etkiliyor. Etkilenmeyen var mı? Beni çok etkiledi. Aynı yargılarda ben bulunmamış mıyımdır? Mutlaka bulunmuşumdur. Çünkü bize bu öğretildi değil mi? Birinin bir şeyi yapmamasının ya da yapamamasının ardındaki sebepleri bilmeden, görmeden, dinlemeden yapıştırıyoruz yargıyı. Yargı, yapıldığı andan itibaren çok rahatlıkla eyleme dönüşüyor. Sonuç mu? Kadın cinayetleri, çocuk istismarı, iş yerinde mobbing, sosyal hayattan koparılma, sevdiklerinden ayrı konulma.

Ne zaman durup acaba karşıdaki neden böyle yapıyor diye düşünüp, onun hakkında yargıda bulunmadan önce hikayesini anlamaya çalışacağız? Ne zaman sorunları konuşarak ve ardından anlaşarak çözmek yerinde bir şiddet türünü uygulamaktan vazgeçeceğiz? Bakın buraya kadar yazdığım her şeyin ne erkeklikle alakası var ne kadınlıkla ne de çocuklukla, konu tamamen insan olabilmek ile alakalı. Bizden olmayanı, bizim gibi düşünmeyeni, bakmayanı, bizim gibi sevmeyeni ne zaman olduğu gibi kabul etmeyi öğreneceğiz?

Herkesin en iyisi kendisi olduğunu düşündüğü bir yerde konu yine tam olarak kendimizle alakalı. Herkes dönüp yine kendine bakmalı, kendindekileri tespit etmeli. Bir erkek olarak bir kadına şiddet uygulamıyor olabilirsiniz ancak hemcinslerinize karşı yaptıklarınıza dönün bir bakın. Bir kadın olarak bir çocuğu çok seviyor olabilirsiniz ama iş yerindeki arkadaşlarınıza dönün bir bakın. Çünkü ektiğiniz her tohum elbet bir gün büyüyecek ve ekildiğindeki enerji şeklinde karşımıza çıkacak. Hemcinsleri tarafından baskı gören bir erkek dönüp en yakınındaki kadına şiddet uygulayabilir. İş yerinde psikolojik saldırılara maruz kalan bir insan evinde çocuğuna baskı uygulayabilir.

Hala rahatsız hissetmenizi istiyorum. Çünkü rahatsızlık bizi çözüme götürecek tetikleyicilerden birisi, başınıza geldiğinde anlamayın istiyorum. Yaşamadan bir başkasının yaşadığına dair o deneyimi anlayın istiyorum. Yazılarımı okuyanlar arasında kadınlar, erkekler, gençler, işletmeciler, girişimciler, şirket yöneticileri, ebeveynler, sevgililer var. Bunca şeye kayıtsız kalarak yapılanların bence anlamı yok. Size bugün dokunmayan yılan elbette şu an rahat hissettirebilir ancak unutmayın bir gün o zehir çocuğunuza ya da en sevdiklerinize dokunabilir.

Herkesin bir hikayesi var, yaşadığı, deneyimlediği, gördüğü ya da göremediği, elinden alınan, itildiği şeyler var. Bunları görebilmenin, anlayabilmenin yolu sevgi ve anlayıştan geçiyor. Olanı veya insanı olduğu gibi sevebilmek büyük güç. Onu olduğu haliyle, oluş sebebiyle anlamak büyük güç. Benim dün gerçekten dengem bozuldu. Pınar’ın hayat hikayesiyle başlayan tetiklenme diğer olayları ve konuları hatırlamama ardından da beni kendi hayatımda yaşadığım olaylara dair yeniden bir sorgulama yapma noktasına getirdi. Şimdi başkalarına dair kesip biçme yapmadan önce iğneyi bile onlara batırmayı bırakıp, çuvaldızı kendimize döndürmeliyiz. Herkes kendi kapısının önünü temizlese Dünya ne kadar temiz olur değil mi?

Bir Vakıf Hayat Değiştirir mi? / #ozanlayolda Gönüllü Gönderi

Sabah 10’da toplantı var, İş Bankası TUTOM’a gitmek gerekiyor. Havalimanından yeni çıkmışım, erken saat uçuşunun garip bir yorgunluğu var üzerimde. Telefon çalıyor “Ozan, ben indim seni bekliyorum.”, bagaj bölümünden çıktıktan sonra gözleri ışıl ışıl yodin seni karşılıyor. Saate bakıyoruz, henüz vakit var ve bir sabah kahvesi çok iyi olur diye kararlaştırıyoruz. Sanki yıllardır görüşmüyormuş gibi, uzun uzun sohbetlere dalıp saatleri eritiyoruz. Hareket vakti…

TUTOM civarına gelince ekibin geri kalanını arıyoruz, nerelerdesiniz? Herkes birlikte, Uğurcan ayrı geliyor. “Alo Uğurcan neredesin Abi?”, “Çok az kaldı geliyorum.” diye bir cevap geliyor ama ses tonundan belli enteresan bir şey çıkacak. Garip görünümlü bir taksi ile Uğurcan geliyor, yüzünde kahkahaya yakın bir gülümseme. Sarılıyorsun, nasılsın iyi misin… Üzerine bir de taksi yolculuğu anıları, patlatıyoruz kahkahaları. Sanki yıllardır görüşmüyormuş gibi…

İki farklı insan, ardı ardına yaşanan iki farklı hikaye. Uzu yıllardır beraberizi gibi değil mi? Değil. Yodim olan Berfu’yu da Uğurcan’ı da o sabah hayatımda ilk defa gördüm ve konuştum. Şimdi bütün bu duyguları alıp, hikayedeki insan sayısını 200’ün üzerine çıkartalım. Nasıl? Bütün Alumni ve Fellowlar, ekibi, yönetim kurulu ve mütevelli heyetiyle koca bir aile. Girişimcilik Vakfı’na hoşgeldiniz!

Yıl 2016, son aşama hariç bütün seçim aşamaları sonuçlanmış sadece son adım kalmış. Heyecanı en yüksek olanı… İkinci kez giriyorum ofis binasının kapılarından, ilk sene yine son aşamaya kadar gelmiştim oradan tanıdık geliyor yollar. Ama bundan ötede bir his var, kendini ait hissetmek; işte o yer demek kendi kendine. Sıran geliyor ve mülakata alınıyorsun. Karşında kim var Sina Afra ve o muhteşem ekip, yıllardır sahnede konuşma yapsan da program sunsan da bir heyecanlanıyorsun. Dakikaları saniyeler gibi geçiyor, kendi kendine diyorsun ki sanırım bu sefer oldu. Asıl heyecan o andan sonra başlıyor bekle ki sonuçlar açıklansın, insanın içi kıpır kıpırken beklemek nasıl zor gelir ama? Sonra bir akşam saati, bir eposta geliyor; yine Sina Afra’dan, aramıza hoşgeldin!

Farkın özgürlüğün, cesaretin girişimin olsun…

Eğer benim gibi bir karakterdeyseniz Dünya’nın geriye kalanı ne yapıyor, benim gibi düşünenler nerede diye sürekli merak ediyorsunuz. Fark yaratmak için, farkını gösterme cesaretinde bulunan insanlarla değişiyor bütün Dünya. İlk FellowUp’tan bu yana açıkça belli ki, evet Ozan senin gibi olan insanlarla birliktesin. Bambaşka prensiplerden, bambaşka hedeflerle yola çıkmış yol arkadaşların. Bana sorduklarında Girişimcilik Vakfı senin için ne ifade ediyor diye; Düşler sahnesinde, düşleyenlerle düşüp kalkmak derim. Evet tam olarak Düşler Sahnesi’ne hoşgeldin!

FellowUplardaki misafir konuşmacılar, mütevelli heyeti yemeklerinde deneyimlerini dinlediğimiz birbirinden değerli isimler, yurt dışı seyahatleri ( Tel Aviv maceramı bilenler burada kesin gülümsüyor olacak ), Giveback Gala’da Dünya’nın önde gelen isimleriyle buluşmak, takım olarak yaptığımız projelerde tanıştığımız şirket yöneticileri ve pandemi döneminde beni her etkinlikte enerji dolduran #DijitalEvimizGirvak … Her anında, sana dokunan diğer parçana hoşgeldin!

Benim için üretkenliğin ve her yeni başlangıcın sembolüdür kadın olmak. Kayıtsız şartsız sevginin Dünya’ya gelmesinde aracılık yapandır. Az önce anlattığım bütün anlarda bu etkiyi gerçekleştiren ekibimizin parçası kadınlarımız… Ansızın gelen bir mesaj, Ozan ne yapıyorsun? Anlat bakalım. Mehru Aygül’den geliyor o mesaj, vakfımızın genel müdürü. Genel müdür diyince o ciddiyet hepimize geliyor değil mi? Eh tabi öyle. Ama öyle bir genel müdür ki, hiç kimseye açmadığınız kadar kendinizi açıyorsunuz, kimsenin bilmediklerini ona anlatıyorsunuz. Bütün yaptıklarımızı ince eleyip sık dokuyan, bütün zarafetlerini ve deneyimlerini aktaran Öykü, Cemre; aramızdan ayrılıp emek vermiş olanlar Elif, Ece ve aramıza yeni katılan Hale. Yine az önce anlattığım bütün etkinlerde kendilerine has enerjilerini hissettiren bütün Alumni&Fellow kadın arkadaşlarım. Dengenin güzelliği hissettiğiniz yere hoşgeldin!

Kusura bakmayın hem cinslerimden pek bahsetmeyeceğim, biz bizi biliriz. 🙂

İlk andan, bu satırları yazdığım ana ve bundan sonrasına kadar etkisini ve varlığını her daim hissedeceğim Girişimcilik Vakfı’nın bendeki anlamı çok büyük. Her bir parçasının kendinde farklı bir anlam bulduğu bir yer burası. Çok farklı, çok zengin, çok değerli. Anlatacak çok şey, yazacak çok anı var. Seçim süreci devam ederken içimden geçenleri bugün yazılarımı takip eden sizlerle paylaşmak istedim. Eğer şu an bulunduğunuz yerde bir üniversite öğrencisiyseniz ve hayatınızda çok etkili bir adım atmak istiyorsanız işte tam zamanı!

Girişimcilik Vakfı’na dair bana ya da diğer Alumni&Fellow arkadaşlarıma rahatlıkla sorular sorabilirsiniz.

Başvuru yapmak için : http://girisimcilikvakfi.org/



Kadim Yolculuk / #ozanlayolda 66.Gün

by Lisa Baack

Deniz kenarında büyüdüyseniz, denizle aranızda farklı bir bağ olur ve bunu gerçekten sadece yaşayan bilir. Hayatın en çok sıktığı, üzdüğü anlardan keyiften uçtuğum, içimin kıpır kıpır olduğu anlara kadar hepsinde kendimi deniz kenarında bulmam olası. Dün akşam güneşi denizle birlikte batırırken aklımdan geçenleri sakladım bu sabah yazmak için. Kırmızı gökyüzüyle, maviliklerin üzerinde giden bir teknenin görüntüsüne eşlik eden çocuk kahkahaları içimi kıpırdattı ve yine titreyen hücrelerle birlikte aklımda en keyifli anların fotoğrafları…

Bir süper kahraman olsaydın hangisi olurdun sorusu bana çok keyifli gelir. İnsanların karakteriyle sinematik bir yaklaşımla tanışmak çoğu zaman eğlenceli oluyor. Hoş yüzeysel cevaplar gelse de asıl cevaplar genelde filmlerin detaylarında saklı oluyor. Bunlara bir de IronMan veya Batman süper kahraman mı tartışması eklenince, oh mis. Herkesin süper güç anlayışı da farklı olabiliyor tabi, bana sorarsanız hangisi olurdun diye; hayatındaki kırılmadan sonra bambaşka bir bakış açısına gelmiş, kadim bilgiler ve mistik sanatlarla kendini geliştirmiş Dr.Strange olur cevabım.

Doktorluğa ilgisi çocukluk yaşlarında başlayan Stephen Strange, kız kardeşinin geçirdiği kaza ile birlikte bu seçimi konusunda artık daha da kararlıdır. Kız kardeşini kaza sonucunda kaybettikten sonra bu hırsıyla üniversiteyi başarıylarla bitirip ardından mesleki hayatında da önemli çalışmalara imza atmaya devam etti. Bütün bu yaptıkları Strange’in egosunu ve kibrini kontrol edilemez bir hale getirdi. Duyguları olmayan bir cerrah olarak ciddi anlamda zengin oldu.

Yine bir kaza sonucu hayatında daha büyük bir kırılma yaşayacaktı. Geçirdiği araba kazasından sonra ellerini kullanamaz hale gelen Doktor, farklı çalışmalarda bulunması istenmesine rağmen gururuna yenik düştü ve hiçbirini kabul etmedi. Bütün servetini tedavi olma yolunda harcayıp hala bir çıkış yolu aradıktan sonra çözümü uzaklarda bulacaktı. Tibet’te bir büyücünün kendisini iyileştirebileceğini öğrendikten sonra son parasıyla da orada Hocası olacak Ancient One’ın yanına gitti. İlk başta egosu ve kibri yüzünden öğrenci olarak kabul edilmemesine rağmen kendini kadim bilgiler ve mistik sanatların ışığındaki yolculuğa adayarak Sorcerer Supreme ünvanını alıp Dünya’nın Yüce Büyücüsü olarak gerçekliği korumaya başladı.

Strange’in hikayesinde açıkçası benim için çok etkileyici ve kendimden parçalar bulduğum yerler mevcut. Oldum diye zannettiğim yıllarda aslında yolun başında bile olmadığımı görüp, sonrasında kendimi bambaşka bir yolculuğa adama kararım 2015 yılına denk geliyor. İlk defa meditasyon ile tanışıp ardından kendimi iletişim üzerine geliştirdiğim süreç, hem kendimi daha iyi anlamamı hem de ifade süreçlerinde kendimi aktarmakla karşıdakini anlama noktalarında çok faydası oldu. Hikayenin en güzel benzerliklerinden birisi ise lise yıllarımda arkadaşlarımın, onların hayatlarını olumlu etkilediğim için taktıkları Oz Büyücüsü lakabımdaki büyücülük serüveni. Büyü var mıdır, yok mudur tartışılır ama insanları olumlu etkilemek bir gerçek.

Egonun bir düşman olarak anlatıldığı bir Dünya’da, onu yenmek gibi bir yaklaşımın ne kadar işlevsel olduğunu tartışmak gerekiyor. Yenmenin bir savaş sonucunda gerçekleşmesi, aslında yendim dediğin anda neyi, nasıl ve gerçekten yenebildiğini mi sorgulamalı insan. İnsanı insan yapan noktalardan birisi olan egonun, bir parçası değil de düşmanmış gibi yaklaşılması insanın kendini yormasından başka bir şey getirmeyecektir. Önemli olanın kabullenmek gibi yoğun bir yolculuktan geçmesi ve herkesin kendini özel saydığı Dünya’da, aslında herkesin özel ama aynı olduğunu da idrak etmek gerekiyor.

İdrak demişken, kendi yolculuğumda Ustam dediğim insandan öğrendiğim anlayışın 3 aşaması geliyor direkt aklıma. Anlayış yolculuğuna çıkarken birine, bir şeye karşı öncelikle onu sevebilmekle başlıyor her şey. Burada yüzeysel bir sevgiden değil de derinden gelen, kayıtsız, karşıdakini olduğu haliyle sevebilmekten bahsediyorum. Bir sonraki adımda karşımıza sezgi çıkıyor. Yine mistisizmde, kadim öğretilerde de yer bulan ve kelime anlamı sezme yetisi olan sezgi bize; gerçeğin dolaysız ve içgüdüsel bir  şekilkde kavranması yeteneğini veriyor. Son noktada ise anlayışın vazgeçilmezi idrak. Tamamen psikolojik bir süreç olan ve anlama yeteneği anlamına gelen, sürecin içerisinde amaç olarak erişmeyi ve ulaşmayı hedefleyen bir kavram. An’laştık mı?

Daha öncelerinde söz konusu bile olmayan, bilenlerin kapalı kapılar ardında kullandığı, kullananların farklı şekillerde değerlendirildiği kadim öğretiler bugün birçok farklı alanda bize ne kadar etkili olduklarını gösteriyor. İlk meditasyon yapmalısın artık Ozan dendiğinde; meditasyon ne, m’sinden anlamam diye tepki veren ben pandemi sürecinde günlük meditasyon süremi 3 saate kadar çıkarttım diyebilirim. Burada söz konusu şeyin aslında meditasyon değil de, madde ile mana arasındaki ilişkiyi kurmak olduğunu belirtmeliyim. Dün ne dedik, bilgelik peşinde. Peki sen bir süper kahraman olsan hangisi olurdun?

Bilginin Yolculuğu / #ozanlayolda 64. & 65.Gün

by Stephen Shortridge

Bu sabahki tutulmadan mıdır bilmem uykusuzluk dengemi bozdu son birkaç gündür. Sonuna geliyoruz bütün hazırlığın, kanatlanıp uçma vakti yakındır gibi bir his var içimde. Bu söylediklerim spiritüel anlamlar taşısa da bilimsel kanıtlarını da dileyenlere sunabilirim, yolları farklı olsa da yolculuklar aynı durumda. Yine son günlerde sözlü şarkıları çok dinlemeyen ben bu sabah geçmişe doğru yolculuk yapıp Bee Gees, Stevie Wonder ile güne başladım. Bunlar güzel şeyler!

Dönemsel olarak bütün insanlığa etki eden olayları detaylı olarak bilmeseniz de isimlerini mutlaka duymuşsunuzdur; Tarım Devrimi, Yazının İcadı, Paranın Bulunması, Fransız İhtilali, Dünya Savaşları ve Covid-19. Virüsle alakalı çok konuşmayı tercih etmesem de toplumsal seçimler gelip en sonunda hayatıma etki ediyor. Bütün bu olayların en başında, gerçekleştiği sırada ve sonrasındaki olaylara yol açışını sağlayan bir kavramdan bahsetmek istiyorum bugün; bilgi.

Bilgiyi anlamak için onun birkaç adım öncesine gitmek gerekiyor. Epistemolojik olarak bilginin yolculuğunda çok derine inmeden, en çok sevdiğimiz şekilde pratik olarak, bu yolculukta kullanılan kavramlardan bahsedeceğim. Dijital çağ özelinde değerlendirirsek, bilgiyi sınıflandırmada kullandığımız bazı kavramlar var bunlar; veri (data), enformasyon (information), bilgi (knowledge) ve bilgeliktir (wisdom). Az biraz yazılım ile uğraştıysanız ya da yönetim, endüstri mühendisliği konularının kıyısından köşesinden geçtiyseniz bu kavramları mutlaka duymuşsunuzdur.

Şimdi gelin tek paragrafta hepsini anlamaya çalışalım. Veri; çevreden toplanılan ve herhangi bir  şekilde işlemden geçmemiş gerçekliklerdir. Bunlar sayılarla, rakamlarla, renklerle ifade edilebilir ancak tek başlarına bir anlamları yoktur. Sonuçta belli bir düzeni olmayan, bir amaç doğrultusunda sorgulanmamış harfler size ne ifade eder? Bir şey ifade ettiği andan itibaren siz onu veri olmaktan çıkartıp bir enformasyona çeviriyorsunuz. Veriler arasında bir bağlam oluşmuş, bir çıkarım için bir düzene geçilmiştir. Enformasyonu alıp, durağan yapısından uzaklaştırıp bir deneyim sürecinden geçirip onu dinamik hale gelmesinden sonraki haline ise bilgi diyoruz. Artık onun bir anlamı vardır, bir sürecin sonunda oluşmuş ve kendi halinde zaten bir şeyler anlatıyordur ancak yine anlattığı şey yine insanın kendisi ile alakalıdır. Son noktadayız, belki de en karmaşığı, en çok emek gerektireni, insanlığın geçmekte korktuğu ya da gereken emeği göstermediği adımdan sonraki yer. Bilgelik bütün sahip olduğumuz bilgiyi kullanabilme becerisine bilgelik denir.

Böyle anlatınca sıkıncı oluyor bence ama yolculuğu yine parçalara bölmek daha işlevsel geldi bana da.  Hayatımızdaki noktalara tekrar dönebiliriz.

Bilgi toplumu olduk diye sürekli konuşuluyor değil mi? Bizim aldığımız bilgiler ve bizim verdiğimiz bilgiler arasında bir yaşam sürüyoruz.  Bu yaşam içerisinde nerede, ne yapıyorsak olalım bir şekilde bilginin bazen şefkatli kollarında bazen de acımasız pençelerinde, bazen kendi kontrolümüzde bazen de başkalarının kontrolünde hissedebiliyoruz. Ozan çok karıştı her şey diyenleriniz olabilir. Hep söylediğim gibi çok zor ama bir o kadar da kolay.

Veri toplamak, bilgi edinmek artı k o kadar kolay ki. İnternet, kitaplar, insanlar ve en önemlisi doğa açık bir şekilde size bu kaynağı sunuyor. Her an her yerden dilediğimizce bilgiye erişebiliyorken, bir yandan da her an her  yerden aynı oranda bilgi veriyoruz. E konu yine dengeye geldi, orası başka sadece hatırlatmak için söyledim. Bu hız, bu kolaylık bizi nerelere getiriyor? Değişimin bu denli hızlı olmasının sebebi başka ne olabilir ki?

Bilgi edinmeye başladıkça insan, olduğunu zannediyor ancak bu benim için ezber yapıp sınav geçmekten ötede bir şey değil.  Alman ekolü gibi üniversitede temel bilgileri alıp, ardından sınavda geçebilmek için ezberleyip sonrasında da mezun olduktan sonra piyasa dediğimiz yerde işverenin ya da üretimin beklentisinin karşılanmamasının sebebi nedir? Alınan bilgiyi kullanamama becerisinden başka bir şey değildir. Bahsettiğimiz konunun nerede ve nasıl etkili olduğunu anlatabilmek adına daha etkili bir örnek olmazdı sanırım. Yoksa futbol tekniklerini kitaptan okuyup, direkt maça çıkan birisinden mi bahsetmeliydim?

Başka bir noktaya geldiğimde bilgi edinmenin insanı tembelleştirdiğini açıkça görebiliyorum. Bu kadar kolay bilgiye erişmeye alıştıkça yine bir madde bağımlılığı gibi etkilerini hissedebiliyoruz. Tıpkı uyuşturucu kullanıp mutluluğu aramak gibi bir durumdan bahsetmek burada çok yanlış olmayacaktır. Eğlenmeyi ve mutluluk, anlık ve suni bir yolla bulan insan bunu bağımlılık derecesine getirip süreçte kendine zarar verdiğini fark etmeyecek kadar körleşecektir. Beyin evrildiği şu noktada kolayı seçip, sürekli bilgi edinmenin peşinde  koşup, sadece koşmaktan öteye gidemeyeceğini bir gün anlayacaktır. İlk ve orta eğitim, lise, üniversite, yüksek lisans, ikinci yüksek lisans, doktora derken  ardından özel sektöre geçiş yapmayı düşünen bir insanı hayal edin. Bu bir akademisyen değil özellikle o ayrımı yapmak gerekiyor, bütün bunları yaptıktan sonra “daha fazla” para kazanmayı hedefleyen bir insan. İşler hiç planlığımız gibi gitmedi, ama biz okulda böyle öğrenmemiştik, evdeki hesap çarşıya uymadı… Cümleler ne kadar tanıdık değil mi?

En başta söylemiştim, yine tekrar ediyorum veri ve bilgi toplamanın fazlasıyla kolay olduğu bir dönemdeyiz. Şimdi edinilmesi gereken deneyim ise bu bilgilerin nasıl kullanılacağını öğrenmek olacaktır. Bu da ancak ve ancak deneyerek, sahada çalışarak, uygulayarak, insanlarla etkileşime geçerek, o parçayı yerine takıp motoru çalıştırarak mümkün. Oturup yazı okumak, ders dinlemek, video izlemek nereye kadar sürecek? O kodu yazmadıkça yazılımcı olunmuyor. Ürünü satmadıkça, mükemmel satış tekniklerinin bir faydası yok. Takımla çalışmadıkça yönetim becerileri sertifikası alsan da işe yaramaz. Dene, yap, ol… Baktın eksiğin var o zaman tamamla. Artık hareket etmeli ve durağan enerjiyi dinamiğe çevirmeli insan. Aksi takdirde aradığın şey ne o kursla, ne o mentorle, ne o yatırımla ne de o diplomayla gelecek. Elinde kalan şey beklemek, beklemek, beklemek…

Bilgi değil, bilgelik peşinde…

Bambu’nun Yolculuğu / #ozanlayolda 62. & 63.Gün

by Agnes Szikra

Uzun zamandır yaklaşık gece 11-12 civarında uyuyup sabah 5:30-6:00 arasında uyanıyorum. Benim kendi “yeni normalimde” sabahları uyandığımda saat 9:00’a kadar da telefonumu meditasyon için müzik ve olumlamalarımı açmak dışında kullanmıyorum. Geçtiğimiz gün gelen bildirimde ekran kullanımımın yüzde 50 oranında azaldığını söylüyordu, 2019’un son çeyreğinde bu bildirimin tam tersi yönder artıyor diye gelmesi beni endişelendiriyordu çok net hatırlıyorum; o yüzden bu harika bir şey.

Dün yazmamamın sebebi ise uzun zaman sonra ilk defa gece uyurken zorluk çektim. Çocukluğumdan bu yana erken kalkmaya alışkın olduğum için akşamları geç uyumak sabah kalktığım saati genelde değiştirmiyor, uykusuzluğun üzerine erken kalkınca da odaklanma konusu biraz sıkıntılı oldu. Bütün gün uykusuzluğun gözlerimdeki yanmasıyla geçti diyebilirim. Her şey olması gerekene döndü ve müthiş bir uykunun ardından buradayım.

Bugün geçtiğimiz günlerde yaptığım bir sohbetin üzerine hatırladığım bir hikayeyi size anlatacağım. Bu hikaye emek vermenin ve bekleyebilmenin sonuçlarını, insanlığın kendini anlatabilmek adına her daim esinlendiği ya da direkt metafor olarak kullandığı doğadaki bir yolculuğu anlatıyor. İnsan ve  doğa ilişkisinin önemini umuyorum ki daha da anladığımız dönemde hem kendimize hem de çevremize dair bir farkındalık olacağına inanıyorum. Hikayenin bendeki anlamını ise yazının sonunda anlayacağız hep birlikte.

Korona virüsün hayatımıza girmesine sebep olan Çin topraklarında geçiyor hikaye. Köprü malzemesi olarak kullanılan ve insanları kavuşturan, kağıt olup üzerine hikayeler yazılan, kıyafet olup bu hikayelerde yer alan, süs olup evlerimize bizimle yaşayan, müzik aleti olup yaşamımızın melodilerine ses veren ve geçmişte dayanaklılığıyla silah olarak bile kullanılabilen Bambu’nun Yolculuğu dahil oluyoruz bugün.

Bütün bu alanlarda bizimle olan Bambu, nasıl oldu da buraya geldi? 30 küsür metrelere uzayabilmek, 80 santimetrelere kadar genişleyebilmek nasıl mümkündü? Karakterini Çinlilerin uzun bir ömre, Hintlilerin dostluğa, Filipinlilerin ve Japonların şansa benzettiği sade güzelliğiyle benim çok hoşuma giden Bambu kendi hikayesini nasıl yaşıyordu? Neydi bütün bu yüklenen anlamların arkasındaki sır?

Emek ve sabır.

Her şeyin pratik çözümünü aradığımız ve giderek aslında madde bağımlısı gibi günü kurtaracak çözümlerin peşindeyken biz, Bambu yolculuğuna emek ile başlıyor. Hayatına merhaba demek, büyüyüp bütün bu anlamlara ilham olabilmek için tohum olarak girdiği toprağın altında tam 5 yıl bekliyor! Birinci yıldan itibaren, her dönemde sulanıyor ve gübreleniyor. Sürekli tekrar eden bu işlemi Çiftçi, 5 yılın sonundaki hayaline olan inancı ve içindeki hiç bitmeyen umudu ile yapıyor.  

Emekle geçen yılları ise beklemeyi sağlayan, anlık bildirimlerin değil de 5 yıl sonrasında toprağı aralayıp yeşilliğini göstermesini beklemeyi sağlayan şeyin adıdır sabır. Toprağın altında geçen yıllarda saldığı güçlü kökleriyle ortaya çıktıktan sonra artık kimse tutamaz Bambu’yu. Her gün neredeyse metrelerce uzar ve sadece 6 ay gibi bir sürede 30-40 metreleri bulur. 5 yıllık bir bekleyişin ardından ne garip değil mi?

Dayanıklılık ve esneklik.

E o kadar bekledi toprağın altında, güçlendi. Hikaye 6 ayda uzamasıyla bitmeyecek tabi… Ailemden kaynaklı olarak demir çelik fabrikalarının ve sohbetlerinin içinde büyüdüm. Babam hep anlatırdı; çelik için önemli olan noktalardan ikisidir dayanıklılık ve esneklik diye hatta düşünsene bir örümcek ağı kadar esnek ve dayanıklı çelik olduğunu diye eklerdi. Bambu da kendi yapısında fazlasıyla dayanıklı  ve bu dayanıklılığa göre harika bir esnekliğe sahip. Üstüne üstlük Bambuları gövdesinden kestiğiniz zaman yeniden daha güçlü büyüdüğü de bilinmektedir.

Her ne yapıyorsak emek vermemiz gerektiği aşikar, emeğin olmadığı bir yerde hiçbir şekilde köklü çözümlerden bahsedemeyeceğiz. Bu emeklerin sonuçları için sabretmeliyiz. Belki de hepimizi en çok zorlayan noktalardan birisidir bekleyebilmek ama bir düşünün gelecek olan şey ne kadar özel olacak. Hepimiz hayatlarımızda kendimizce sorunlar yaşıyoruz, dağına göre kar yağarmış diye çok sevdiğim bir atasözü var. Yaşadığınız sorun her ne ise çözebileceğiniz için sizinle, sorunu çözme sürecine dayanabilme yeteneğinizi geliştirin. Yolculuğumuzda şekillere gireceğiz, darbeler alacağız, bazen yeni kapıları aramak için denemelerde bulunacağız, inişler ve çıkışlar olacak… Asla demek yerine olaylar, oyuncular, mekanlar ve zaman karşısında esnek olun. Kapıları çarpmak yerine aralık bırakın ya da sessizce kapatın. Ben buyum ya da değilim diye diretmek yerine değişimi kabul edin, yoksa daha sert kırılmalar yaşamak zorunda kalıyor insan.

Tam 5 yıl öncesinde yaşadıklarımla meditasyon yapmaya başladım. 5 yıl öncesinde ilk girişimimi yaptım. 5 yılda neler değişti uzun uzun konuşmak gerekiyor. Ve bundan tam 6 ay öncesinde bir şey daha yaşadım, şimdi anlıyorum ki 5 yıl öncesinde toprağa gömülen tohum, 6 ay öncesinde verdi ilk filizini. 5 yıldan da ötede toprağımı hazırlayan her şey etken, 5 yıl öncesinde beni toprağa eken şeyler, 5 yıl içerisindeki bütün sularım ve gübrelerim, hepsinin sonucunda 6 ay önce filizlenmemi ardından hızla büyümemi sağlayan durum. Ne diyeyim ki, iyi ki varlar.

Bambu özel bir bitkidir. Hatta 120 yılda bir çiçek açanlarının olduğu da söylenir. Belki 120 yıl sürmez ama o çiçek bütün bunlara değer mi? Bence evet.

Yolda Her Adım Bir Sonraki İçin / #ozanlayolda 61.Gün

by Gull G

Dün ayın kapanışı gerçekten günün devamında harika oldu. Eski bir basketbolcu olarak, dizlerimi sakatladıktan sonra uzun bir süre basketbol oynayamadım. Oynayamamdaki en büyük en etken 20li yaşların başında menisküslerin ikisini de yırtıp, bir daha zıplamaktan korkar olmamdı. Menisküs tedavisinin sonrasında en önemli şey aslında bacakları daha çok çalıştırmaktır. O yüzden çalıştırmalıydım bir şekilde, sporu hayatımdan hiç çıkartmadan farklı prensipleri denedim. Ancak dün sokak basketboluyla ilk adımlarını attığım maceranın başladığı yerde, çoook uzun bir süre sonra sıkı birkaç maç yaptım. Aktif olarak takımda oynadığım yıllarda top sürmeyi henüz beceremeyen Kardeşimin, şimdilerde oyuna ağırlığını koyuyor olması gururlandırdı. Çok keyifliydi!

Ayın genel değerlendirmesini yaptıktan sonra biraz detaylarına bakalım diye düşündüm. Sayısal olarak bir önceki ay gibi değerler ortaya pek çıkmadı, nedenini dün anlattım aslında. Verinin Dünya’nın yeni gücü oluşu, bana hep farkındalık sürecinin nasıl ölçülebileceğini sorgulatıyor. Hoş dün Tiktok üzerinden kullanıcılardan nasıl verilerin toplandığını okuyunca bu sorgulamanın da elbet bir  cevabının olacağını bir kez daha anladım.

Sadece bir kitap okudum.

Bir önceki ay bu sayının üç katı iken bir ile kalması moralimi bozdu mu pek değil. Çünkü okuduğum kitap bence en az üç tanesine denk olacak derecedeydi. Hatta Harari’nin Sapiens’ini bu kadar geç okuduğum için de kendime çok kızdım! Büyük bir araştırmanın sonucu olan kitaptan, kendi adıma çok farklı notlar alıp dersler çıkarttım. Avcı toplayıcı dönemden, bulunduğumuz şu ana kadar olan insanlık tarihi değişimlerini incelikle anlatarak hem tarihte bir yolculuk hem de bireysel olarak bir sorgulama süreci sunuyor insana. Bu konuya dair sohbet etmek isteyen varsa mutlaka konuşalım.

Hiç film ve dizi izlemedim.

Film izlemeyi çok seven bir insan olarak, bu ay boyunca ne Netflix’i açtım ne de başka bir kanal üzerinden bir film izledim. Aklımda hiç izlemediğim ya da yeniden izlemek istediğim onlarca film olmasına rağmen, ekranın başına hiç bu niyetle geçmedim. Film izlemek özendiğim bir hobi olduğu için, izlemiş olmak için yapmayı da tercih etmedim açıkçası. Zaten en son sinemaya gidişim de Brad Pitt’in Yıldızlara Doğru filmi olmuştu, sonu güzeldi.

Çok şarkı keşfettim.

Müziğin hayatımdaki yeri o kadar fazla ki sanıyorum içimde bir melodi olmadan geçirdiğim bir zaman yok. Bu yelpazenin genişliği Vivaldi, Mozart, Haydn gibi isimlerden kelt, arabesk, new age eserlerine kadar uzanıyor. Ama önemli bir şeyi fark ettim, giderek daha az sözlü şeyleri dinlemeye başlamışım. Bunu şarkıların sözlerinden etkilenmemek adına yapıyordum, alışkanlık olmuş giderek. Eee dün ne dedik benim de canımı sıkan şeyler var. O yüzden ruh hallerime göre oluşturduğum kendi çalma listelerim var, bunu yapmanızı da tavsiye ederim.

Fazlaca gelişim odaklı şeyler.

Bir önceki ay gibi bu ayda da onlarca online buluşmaya katıldım, farkını yaptıklarıyla gösteren insanları dinledim ve birkaçıyla daha sonrasında da birebirde konuştum. Bu etkinliklerde yeni insanlar tanıdım, hikayelerini dinledim ve kendi hikayemi anlattım. İki tane online eğitimi bitirdim ve eğitim sırasında da çok keyifli şeyler öğrendim. Üçüncüsüne başladım, henüz devam ediyor. LinkedIn kadar aktif kullandığım bir sosyal medya hesabım yok, o yüzden ona dair bir yorumum olacak; çok etkinlik var! Bazen bunların arasından en verimli olanı seçmek biraz zorlayabiliyor, sanırım bunu da abartmaya başladık gibi. Ama bir yandan da seçeneğin fazla olması her birey için kendi adına en uygunu bulabilmesi için avantajlı bir durum.

Finansal okuyazarlık ve yatırım süreçlerinin seyri.

İki yıl önce bu alana bu kadar yatkın olduğumu ve keyif alabileceğimi hiç düşünmemiştim. Hem yaptığım okumalar hem borsa işlemlerim hem de yatırımcı psikolojisi konusunda yaptığım çalışmalar çok keyif veriyor. Bu ay üzerinde çalıştığım diğer bir kavram olan pazarlamanın önüne geçti diyebilirim. Yatırım sermayemizde yine artış mevcut, bunun bir kısmı borsa ile artışı gerçekleştirirken bir kısmı da diğer aile ve iş kanallarından geldi. Hatta hala kesinleşmeyen stajımı da yine bu alanda yapmak istiyorum. Bakalım ne olacak.

Yeni ayda yeni şeyler yapmayı düşünüyorum. Bunların bir kısmı bu yazıların seyri ile alakalı olacak ancak kendime koyduğum bir hedef var, ona ulaşmadan o kısımları gerçekleştirmeyeceğim. Olduğu andan itibaren de zaten gerisi çorap söküğü gibi gelecek. Kervanımızın hedefi belliydi; bir yolculuğa çıkmak. Neleri vardı; kendince bilgileri ve deneyimleri. Şimdilerde o bilgiler ve deneyimler artıyor yani ilk günkü gibi kervan yolda düzülüyor. Tek dikkat ettiğim şey ise attığım her adımın değerlerime ve hayallerime uyması, sonrası iyilik güzellik.

Visit Us On YoutubeVisit Us On LinkedinVisit Us On Twitter