Archives Ağustos 2020

22.08 ve Hafta Sonu Notları / #ozanlayolda

R.I.P Kobe & Gigi

Öyle bir garip bir hafta sonu oldu ki nereden değerlendirsem ben de şaşırdım. İki gün boyunca yazdığım notları birleştireceğim çünkü yine teknolojiden uzaklaşmayı seçtim çokça. Cuma günü yaşadığım sakatlık ertesi günlerin anlam ve önemiyle birleşince içimi bir karışıklık kapladı haliyle. Yıllar sonra böyle bir zamanda sakatlığımın aynı yerden nüksetmesi de çok manidar oldu gerçekten. Yani öyle ki “Brucia la Terra”dan şu an “What a Wonderful World”e gelen bir süreç oldu. Bakalım neler yazmışız.

Yıllar önce dizlerimden ameliyat oluşumu, danıştığım insan psikolojik olarak şöyle açıklamıştı; diz çökmediğin için bir yerden sonra üzerindekileri kaldıramadın. O an hayatımın en tatlı aydınlanmalarından birini yaşamıştım. 20li yaşlarımın başında sanırım çok şey vardı üzerimde ve o üzerimdekileri kaldırabilecek güçte değildim. Hoş ilk sakatlığı yaşadığımda basketbol sahasından uzakta kalmak çok daha fazla acı vermişti. 

Üzerindekileri kaldırabilecek güçte olmak…

İki dizimden de menisküs ameliyatı olunca diz konusunda baya bilgiye sahibim diyebilirim. Menisküs yırtıkları genelde iki sebep üzerinden gerçekleşiyor. Ya zamanla aşınma ya da darbeye bağlı yırtıklar, benimkisi zamanla olan türdendi. Bunların olmaması için bacak antrenmanları ve özellikle üst bacak bölümünün güçlendirilmesi gerekiyor. O dönem oynadığım takım ya da oynadığım yerlerde hiç böyle bilgilere sahip değilim tabii, son noktaya gelince kontrol için gittiğim doktorun; sen bu dizlere naptın? demesiyle anladım durumun ciddiyetini.

Bu ameliyatın o dönem ve sonrasında benim için çok farklı anlamları oldu. Zaten insan zihni de tam olarak böyle çalışıyor. Geçmişte yaşadığınız olayları zaman içerisinde farklı yorumlayabiliyorsunuz. Hatta şöyle bir bilimsel çalışma da var; belli bir yerden sonra hatırladıklarınız gerçek olay ile alakası olmayan şeyler oluyor. Zihin yaptığı yorumlarla gerçek olayın üstüne ekleyerek, farklı şekillerde detaylandırarak konuyu bambaşka yere getiriyor. Bi dur da asıl konuya dönelim.

İlk başlarda sahadan ayrılan ben ameliyattan sonra 11 gün yattığım yerden pek kalkamadım. Hayatımın en zor dönemlerinden birisiydi diyebilirim. Beni yakından tanıyanlar bilirler; spor yapmayı, hareketli bir yapım olduğumu ya da en basit haliyle yürümeyi nasıl sevdiğimi… Böyle bir karakterin evde, aynı koltukta 11 gün boyunca yaşaması pek kolay gelmemişti. Burası zaten başlı başına sahip olduklarımın kıymetini bilmem için büyük bir hatırlatmaydı. Bununla da bitmedi…

Ayağa kalktığımda, çok net hatırlıyorum yürümeyi yeniden öğreniyor gibiydim. Adımlarını ilk defa atan bir çocuğun heyecanı, her an düşmenin korkusu ve biraz genç yaşta bir adamın bulunduğu durumun utangaçlığı vardı üzerimde. Bunlar sorun değildi elbette çünkü yeniden başlıyor olmanın heyecanı zaten ağır basıyordu. Asıl zorlayıcı süreç bundan sonra başlayacaktı. Doktorumun, ki kendisi Fenerbahçe’nin bir dönem takım doktoruydu, ısrarla yürü ya da koş demesine rağmen yeni doğmuş bir yavru ceylan edasıyla ayakta titriyordum. Uzun terapiler ve çalışmalar sonucunda yürümeye ardından da düz koşu yapabilmeye başladım. Ve ansızın anladım ki; zıplamaktan korkuyordum.

9 yaşından beri basketbol topu elimdeydi ve en verimli olabileceğim dönemde ben zıplama becerimi kaybetmiştim. Bu ciddi bir durumdu. O korkuyu fark ettiğimdeki halimi hatırlıyorum, basketbol sahasının kenarında düz koşu yaparken potaya sadece uzaktan bakabildiğimi gördüm. Sanki beynim beni zincirlere vurmuş gibiydi. Ameliyat öncesi veya öncesi fiziksel olarak çektiğim acının çok daha ötesinde bir şeydi bu. Nasıl çözülecekti?

Sahaya girip, topu elime alıp potaya uzun uzun bakıp geri döndüğüm ya da antrenaman veya maç yapanları uzaktan izlediğim o kadar çok an oldu ki her birinde içimde kendimle bir savaş veriyordum. O dönem at binmeye başlamıştım, doktorum dikkatli olmam halinde iyi gelebileceğini de söylemişti. Bir gün at binmek ile alakalı da bir şeyler yazabilirim, onun da anlamı çok farklı çünkü. Bir gün arkadaşlarımla oturduğumuz sırada onlar basketbol maçı planı yapıyorlardı. Maceraya çağrı olan o cümle geldi; Ozan sen de gelsene! İlk başlarda yine o korkuyla çok çekindim ama bir yandan da içimden bir ses artık bir şeylerin değişmesi gerekiyor diye bağırıyordu. “Tamam ama oynayabiliyor muyum hatırlamıyorum” dememe karşı onlar “Olsun sen koş yeter” dediler. Maç günü sahaya ilk girdiğimde yine korktuğumu ama bir pozisyon sırasında basketbola karşı tutkumun ve maçtaki hırsımın yeniden canlandığını fark ettim. Ondan sonra oyunun akışına kendimi bırakmışım ki çoğu şeyi hatırlamıyorum sadece maç sonu şöyle bir yorum ile anladım zincirlerin kırıldığını; Oynamayı hatırlamıyorum diyene bak. Elbette uzun süre sonra, bu anlattıklarımın hepsi aylar ve yıllar sürüyor, topu elime aldığımda doğru düzgün ne sürebildim ne de şut atabildim. Hepsinden önemlisi yeniden zıplamaya başlamıştım.

Profesyonel olarak bir daha sahaya çıkmasam da basketbolu hep oynamaya devam ettim. Giderek iyileştiğimi, dizlerimin arada bir sorun yaratsalar da çok daha iyi durumda olduğunu hissediyordum ama her şeye rağmen yine de dikkatli olmalıydım çünkü bir sonraki sakatlık daha ileri düzeyde olabilirdi. Bütün bunlara dikkat ederek yine yılları geçirdim, yaptığım tek şey vardı kendimi oyuna hazır halde tutmak ve oyun sırasında dikkat etmek.  Bu da Cuma gününe kadar sürdü… Maçta yapabileceğim en büyük hatalardan birisini yaptım. Sürekli dikkat ettiğim şey maça odaklanmaktı ama bu sefer orayı kaçırdım. Aklımın maçta değil de ertesi günde olduğunu çok iyi hatırlıyorum ve o sırada olan bir pozisyona karşı yaptığım hareket sol dizimde garip bir ağrıya neden oldu , maçı bıraktım.


Nasıl ama hüzünlü değil mi? Elbette. Ağlamak istediğimi hatırlıyorum. Bedenimdekiler, aklımdakiler ve kalbimdekiler birleşerek acıyı bambaşka bir seviyeye çıkarttılar. Ne olacaktı şimdi? Her şey yeniden canlandı. Bütün hafta sonu boyunca dizimi dinlendirerek ve buz tedavisiyle ağrıyı geçirmeye çalıştım. Ne aklımdakiler ne de kalbimdekiler durmuyordu ama… Dizime her izlediğimde, her ayağa kalkıp topalladığımda yıllardır olan her şey, önceki sakatlık dönemim sonraki yıllarda yaşadıklarım hepsi bir bir aklımdan geçip canımı dizimden daha çok yakıyordu.  Bu yüzden telefondan, bilgisayardan, televizyondan kısacası bütün teknolojik aletlerden uzaklaştım. Yeniden kendimi dinlemeliydim.

Dün akşam bir şeyi fark ettiğim bir an oldu. Diz çökmeyi öğrenmiştim. Olanı olduğu gibi kabul etmeyi, yaşanılanları kabullenmeyi öğrenmiştim. Bütün hafta sonu bir yanım hala aksak diye söylenirken şimdi hatırladım dedim asıl konuyu. Bazen yapacak bir şey yoktur ve kabullenmen gerekir. Kabul etmen gerekiyor ki maç sırasında aklın başka yerde olmasın. Aklın başka yerde olmasın ki tekrar sakatlanmayasın.

Diz çökmek konusunu arkadaşlarımla konuşuruz ve burada ayırt etmemiz gereken bir nokta var. O da diz çökmenin boyun eğmek ile aynı şey olmadığı. Diz çöküp bekleyebilirsin, kabullenip yeni bir yol arayabilirsin ama boyun eğmek öyle değildir. Boyun eğmek bir vazgeçiştir. Kabullenmekten ötede bütün umutların tükendiği bir andır. Durum kesinlikle böyle bir şey değildi. Değişmesi gereken şeyler değişiyordu ve süreç ister istemez sancılıydı.

Anlattıklarıma dair bir noktada hikayenin bir kısmı eksik gelebilir, o zaten tamamlanması gerektiği şekilde tamamlanacak. Ama dersler sizler için de çok net. İlk sakatlığın mesajı olan kaldıramayacağın yüklerin altına girme hala kendime hatırlattığım bir şeydir. Bu yüzden kendimi her alanda güçlendirmeye devam ederim. Ameliyat sonrası yaşadıklarım “doğru” pratiğin istediğim noktaya beni nasıl getirdiğinin resmidir. Maç sırasında yeniden zıplayabiliyor olmam tamamen kendimi akışa bırakarak o anın enerjisiyle zincirleri nasıl kırdığımın kanıtıdır. Kabullenmek bir boyun eğmek değil de aksine daha yükseğe sıçramak için diz çöktüğümün işaretidir. Yıllar sonra hatırladığım en güzel ders ise, aklın da kalbin de bedenin de bir olmadıktan sonra bir yanın hep aksak.

Anlamlarla dolu bir hafta sonuydu. Cuma yaşadıklarım, Cumartesinin 1 yıl öncesi, Pazar gününün Kobe’nin doğum günü olması. Dersler çok net. Almayı bilmezsek her defasında daha sert bir tokat ile hayat bize bunu gösterebiliyor. O yüzden şimdi, şu an ve burada sahip olduklarınızın ve sevdiklerinizin kıymetini bilin…

10da11 ile Yolculuk Notları / #ozanlayolda Değişim Deneyimi

by September Mcgee

Başlangıçta niyetim 10 kişi ve 10 gün olmasıydı ama 11 kişi ve +1 hazırlık günü ile 11 gün olarak keyifli bir yolculuğa çıktık. Asıl programı uyguladığımız 10 günlük süreç ve 11 kişi olmasından kaynaklı olarak da #10da11 dediğim ekipte birbirinden değerli insanla iletişime geçmek, hayat hikayelerini dinlemek ve son 11 günde yolculuklarında yanlarında olmak benim için ziyadesiyle anlamlıydı. Şimdi gelin bu yolculukta beni etkileyen ve aklımda kalan şeyler neler oldu biraz onlardan bahsedelim.

Yaptığımız şey aslında günümüzde bir çok insanı en çok zorlayan durumlardan birisi; kendine dönmek. Hayatında hiç kendine bakmamış ya da kendini dinlememiş bir bireyin, ilk defa kendine dönüşü biraz sancılı bir süreç olabiliyor. Bu durumu farklı yollarla açıklayabiliriz. Değişime direnç, rahatlık alanı gibi kavramlar tam da burada devreye girebiliyor ancak ben direkt beynin çalışma şeklinden kaynaklı olan durumu anlatmak istiyorum.

İnsan beyni evrildiği bugünde, çalışma şeklini giderek en kolayı seçme noktasına getirmiştir. En kolayı seçme eğiliminden de kaynaklı olarak yapısında varolan bağlantılardan birçoğu aktifliğini yitirmiş durumdadır. Yeni bir şeyi öğrenmek ya da fark etmek beyinde bu pasif olan noktaların yeniden aktifleşmesi demek olduğu için tam da bu nokta beynin kolayı seçme eğilimi ile çelişir. Eğiliminden dolayı yeniliğe dair çok sıcak bir bakış açısı olmayan beyin, türlü türlü bahaneler üreterek bu değişimden bireyi uzaklaştırmaya çalışır. Ancak irade ile bu yolda devam eden birey pasifleşen noktaların aktifleşmesi için büyük bir çaba gösterir. Hatta dil, ders, meslek, kültür ya da farkındalığın öğrenildiği durumlarda baş ağrısı yaşamamızın sebeplerinden birisi bu aktifleşme sırasında yaşananlardır da denir.

#10da11 gibi çalışmaları yaparken ilk başta çözülmesi gereken şey bireylerin aslında farkında olmadıkları dirençtir. Eğer bu aşamayı geçtiyse katılımcı sonrasında yaşananlar ona çok daha farklı şeyler ifade edebilir. Şayet geçemedi ise sıkılganlık, umursamazlık, sorun çıkartma gibi bilinçaltı niyetlerle kendi sürecine devam eder. Hatta bu sebeplerden kaynaklı olarak çalışmalara katılım göstermeyip yine o kendi rahatlık alanında yaşamına devam eder. Her çalışma grubunda olduğu gibi bu grupta da buna benzer katılımcılarımız vardı. Bu tarzda etkileri canlı grup çalışmalarında yönlendirmek nispeten daha zor bir durum. Biz #10da11 ile bütün süreci çevrimiçi olarak ilerlettiğimiz için katkılımcıların birbirlerinin yaklaşımlarından pek haberi yoktu. Bu da bir noktada bireysel olarak katılım gösterenlerin daha da motive olmalarını sağladı.

Bahsettiğim direnç noktası kırıldıktan sonra genelde kendimizi güçsüz hissetme durumu ile karşılaşırız. Kendine ilk defa dönen bireyin keşfettiği şey, hayatı boyunca hiç görmediği ama aslında kendinde yumurta ve sperm birleştiği andan beridir olanı görmesidir. Bu durum bir şok etkisi yaratabilir. Çünkü yıllardır alışmış olduğu yaşamın dışında yeni bir şey görmeye başlamış ve bu gördüğü şey de aslında kendi olduğu için bu zamana kadar fark etmemiş olmanın kırgınlığıyla ya da bildiğini sandıklarının üzerine yıkılmasıyla çaresizlik hissini yaşamaya başlayabilir.

Buradan sonra  da yaşadığımız şeylerden birisi de yıkılanların altında kalıp acıyla yaşamaya başlamamızdır. Acıdan beslenmek durumunu hepiniz duymuşsunuzdur, işte yaşanılan şey o durumun kendisidir. Genel olarak bizim kültürümüzde zaten bu durumun etkileri fazlasıyla ön plana çıkmaktadır. Kurulan cümleler, hayallerin önüne konulan engeller ya da rakı masasında eğlenirken bir anda moralimizin bozulmasıyla daha çok alkole yönelme eğilimimiz tamamen acıdan beslenmek ile ortaya çıkan durumlardır. Hayatından beslendiği acıları aldığımızda geriye hiçbir şey kalmayacak insanların sayısı azımsanmayacak derecede fazladır. İnanç ve irade burada devreye giriyor.

Değişim yolculuğuna devam etme niyetinde olan bireyler acılarının kaynaklarını keşfedip, çözüm yollarına doğru adım atmaya başlıyorlar. Bütün bahsettiklerim aslında fraktal bir yapı olarak kendi içerisinde bir döngüye sahip. Yani ilk defa kendine dönmedeki direnç ile yeni bir çözüm yoluna dair atılan adımdaki direnç benzerdir diyebiliriz. Ama makro açıdan baktığımızda çözüm yoluna atılan adım kendini tanıma deneyiminin bir parçasıdır.

Öğretmen, öğrenci hazır olduğunda karşısına çıkarmış denir. #ozanlayolda ekibinde de değişime hazır olanların hayatlarında bu sürecinde diğerlerine nazaran nasıl daha da etkili olduğunu bir kez daha gördüm. Bunların yanında hiç tepki vermeyip sadece yazdıklarımı okuyanlar olduğunu da biliyorum. Hatta bir de başlangıçta yüksek enerjiyle başlayıp ortalarda kayıplara karışanlar da oldu. Hepsi doğal, hepsi normal.

10 günlük süreçte doğunun öğretileri ve batının teknikleriyle harmanlanmış bir değişim deneyimi oluşturdum. Kendi hayatımda uyguladıklarımı, bir yol haritasına çevirerek ardında yatan nedenleri keşfedip çözebileceğimiz bir yolculuğun küçük bir deneyimiydi aslında. 10 günde yaşadıklarımızın detaylarını vermeyi tercih etmiyorum çünkü ciddi anlamda özel hikayeler ve yaşanılanlar var. Ancak yapılan geri dönüşleri zamanla sizinle paylaşabilirim.

Ben Ozan Ulaş. Adımın ne ifade geldiğini yıllar sonra keşfettim. Hiç gitmediğim yerlerde anlatılacak bir hikaye yazıyorum. Siz de hayatınızda bir değişim başlatmak, hedef koyup, o hedefe beraber yürümek için birisine ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsanız; bana yazın! #ozanlayolda Değişim Deneyimi’nin bir parçası olun.

İyisiyle Kötüsüyle Bir Yol / #ozanlayolda 95.Gün

by Jody Bergsma

Borsa’nın giderek hızla değer kaybettiği bir sabah ile başladı dün. Bu değer kaybı gün içerisinde de devam etti ve aylardır konuşulan, borsa çok iyi kazandırıyor ya düşünceleri birçok insan için yerle bir oldu. Ancak burada kimin ne kazanıp ne kaybettiğine bakmak gerekiyor. Bununla ilgili verileri gün içerisinde yine yazarım. Beyrut’ta yaşanan patlama da farklı bir açıdan dikkat çekiyor. Ne derece etkili olduğunu patlama sırasında çekilen videolardan görebilirsiniz. Dünya bize çok net mesajlar veriyorken, biz ne yapıyoruz?

Evet yine kötü olaylar var, yine canlıların canı yanıyor hatta hayatlarını kaybediyorlar. Bunu kim, nasıl, neden yapıyor diye tartışmak yerine daha farklı çözüm yollarını aramalı. Elbette dengenin olduğu yerde her şeyden bir diğeri kadar olacaktır. Bunu kabul etmemiz gerekiyor, Dünya hiçbir zaman saf iyi bir yer olmadı bu zamana kadar. Kendimiz de öyle…

Günlük hayatlarımızda, aramızdan kime sorsak ben iyi bir insanım der ancak eminim herkesin sinirlendiği ya da bir şeylere zarar vermek istediği anlar mutlaka olmuştur. Bu tepkilerimizin sebepleri çok derinlerde yatarken eğer değiştirmek istiyorsak çok hızlı çözümler bulabilme şansına da sahibiz. Evet, ilk kıvılcım yandıktan sonra devamındaki süreç daha da çok alevlenen bir yolculuk ama bu yolda ilerledikçe üzerinizdeki hafiflemeyi hissetinizde tam olarak ne demek istediğimi anlayacaksınız.

İnsanın insana, canlıya, doğaya, nesneye veyahut kendine zarar verme isteği gerek varoluşundaki sancılardan gerekse bu hayata geldiği andan itibaren yaşadığı deneyimlerden kaynaklanabilir. Atalarından birisi zarar görmüş bir birey zarar gösterme eğilimde de olabilir o acıdan beslenme eğiliminde de. O yüzden bu konuyu tek düzlemde değerlendirmek çok mantıklı olmayacaktır. Kesin bir sonuca varmak yerine her adımda keşfettiklerimizi anlayabiliyor olma niyeti her daim daha işlevseldir.

Geldiğimiz noktada herkes bir karıncayı öldürmüş, bir insanın canını yakmış, bir nesneye zarar vermiş olabilir. Bunların etkilerini veya derecelerini asla tartışmıyorum, görmemiz gereken nokta hepimizin bir şeyler yapmış olma durumu yani buraya bir şey hakkında aklımızdan geçen en küçük kötü bir düşünce bile dahil. Kendimizi hatırlayıp, yaptıklarımızı fark ettiğimize göre burada yapmamız gereken nedir? İşte bu noktadan sonra insanlık olarak bir ayrıma giriyoruz, kimimiz içimizdeki kötülüğü beslemeye devam ederken kimimiz de iyi insan olma haline devam ediyor. Yine tekrar etmeliyim ki buradan bir sonuca varma niyeti olmamalı çünkü doğamız gereği her iki durumu da daimi olarak içimizde barındırıyor olacağız. İki durumun da farkında olup ardından hangisi özelinde durmayı seçeceğimize dikkat etmeliyiz.

İyi veya kötü halde durma sebeplerimizin farklılaşabileceğinden bahsettim ancak bir de bizim iyi olduğumuzu düşündüğümüz hal bir başkası için kötü anlam ifade edebilir. Bunu yine bir metafor ile açıklamak gerekirse, vatanını savunmak için insan öldürmeyi seçen bir birey düşman kuvvetleri için kötü olarak anlamlandırılır. Buraya kadar anlamak kolay, bir sonrakine geçelim…  Savaşan iki topluluk düşündüğümüzde bunlar birbirleri için veya kötü olabiliyorken, savaş içerisinde bulunmayan üçüncü bir topluluk savaşanlar hakkında ne düşünür? Hangisi iyidir, hangisi kötü? Ya da hangisi haklıdır, hangisi haksız? Üçüncü bir toplumun bakış açısı savaşan toplulukların bulundukları hal konusunda ne kadar etkilidir peki? İki tarafa da sorduğumuzda eminim ki kendilerince haklı sebepler sunacaklardır. Yani vardığımız yer, tetiklenmenin durumu iyi veya kötü olabiliyorken o andan sonra bulunduğumuz an aynı doğrultuda ya da zıt yönde bir hal alabilir. İyilikle iyiye devam etmek ya da sonrasında kötülüğü seçmek, kötülükle kötülüğe devam etmek ya da sonrasında iyiliği seçmek tamamen bireyin kendi seçimi olacaktır.

Dünya üzerinde bütün yaşanılanlara dönüp baktığımızda konunun bizle ne alakası var diye sorgulamak gerekiyor ilk adımda. Bu bir kayıtsızlık hali değil de, vereceğimiz tepki daha net şartlarda seçebilme şansını bulmamızı sağlayacaktır. Çünkü evet herkes kendince haklı. Burada bana kızıyor olabilirsiniz, insan öldüren birinin nasıl bir haklılığı olabilir diye… O bireyin şartlarında yaşamadan, onun koşullarında Dünya’ya gelmeden bunu asla bilemeyiz. Bu yüzden insanların hakkında net yargılarda bulunmadan önce hayatlarındaki yaşanmışlıkların neler olabileceği ihtimalini düşünmenizi tavsiye ederim.

Yazının sonunda olduğu gibi bütün deneyimlerin sonunda da varacağımız nokta bizim neyi seçtiğimiz olacak. Şimdi, şu an ve burada, bulunduğunuz anda yaşanılan kötülüklere nasıl tepki vermeyi seçeceksiniz? Birisine zarar veren insanı döverek terbiye edebilir misiniz? Hiç sanmıyorum, dayak yiyerek büyüyen çocukların ileriki yaşlarda farkındalıklarının düşük kalması durumunda nasıl insanlara dönüştüklerini az çok tahmin edebiliyorsunuzdur. Üzümün üzüme baka baka karardığı bir yerde, kararmayı kötü bir durum olarak düşünmeyi bırakıp, kime baktığımıza ya da kimlerin bize baktığına dikkat edelim. Hatırlanması gereken en güzel cümle; iyilik yapma, iyi ol yaptığın her şey iyilik olsun!

27. Yaş Yolculuğum ve “İyi ki”lerin Hikayesi

Bir yıl önce neredeydim şimdi neredeyim diye başlayabileceğim bir yıl. Bilinen bütün hisleri hissedip ardından bilinen bütün duygulara dönüşen bir yıl. Bulutların üzerindeyim derken yerin en dibinde kendimi bulduğum ardından tamam burası da güzelmiş tekrar göğe çıkabilirim dediğim bir yıl. Her anıyla, dahil olan herkesle, gidilen her yerle, alınan bütün derslerle, kazanılan mükemmel deneyimlerle bence muhteşem bir yıl. Her yıl kendi kendime yazdığım yıl sonu değerlendirme yazımı bu yıl günlüklerimin bir kısmı gibi herkese açıyorum. Neler oldu, neden oldu, nasıl oldu, ne öğrendim gibi onlarca sorunun cevaplarını aldığım son bir yılıma gelin birlikte göz atalım…

1 Ocak yılbaşı olarak bütün insanlığa keyif verir ancak ben bireysel olarak asıl dönüm noktalarının insanın kendi doğum günlerinde olduğuna inanırım. O yüzden kendi doğum günümden bir sonrakine kadar olan yıl benim yılım olarak anlam kazanır  ve bütün bakış açım ona göre şekillenir. Sonuçta her ne kadar bir ve eşit olsak da her bireyin kendine özel bir yolu var, bizi eşsiz kılan nokta da bu yollarda yaşadıklarımıza dair kendi bakışımız.

Tam bir yıl öncesine gidelim…

Geçtiğimiz senemde bu zamanlarda hayatım öylesine derinden değişti ki bunu ben ve en yakınımdakilerden başka kimse bilemez. Saf sevgi nedir diye sorsam kaç kişiden yanıt alabilirim? Ama asıl konu burada yanıt almak da değil, bu sevgiyi bütün hücrelerinde hissediyor olmaktı. Böylesine etkili bir değişimin ilk adımlarıydı, kurduğum cümleler sevgiyle kutsandı ve evet Dünya’ya farklı bir şekilde bakmaya başlamıştım. Ne kadar da şanslıyım hala bir sene öncesinden bu kadar güzel bahsedebildiğim için.

Hayatıma dahil olan o güzel insanın etkisiyle bambaşka bir yolculuğa doğru gidiyordu hayatım. Geçmişteki zorlukların, yaşanan üzücü deneyimlerin, can yakan anların ardından zamanı gelmişti zaten güzelliklerle dolu anlara koşarcasına adımlar atmanın. Bu bir ilk kıvılcımdı, hatta yanardağın patlamadan önceki titreşimiydi belki de çünkü olacak olanlar çok daha fazlasıydı. Ozan kendini Harikalar Diyarı’nda hissediyordu.

Arkadaşlarım bana hep Oz Büyücüsü derler, kendine büyücü yakıştırması yapılan bir insanın büyülenmesi kolay bir şey değildir. Ancak büyüye kapılıp gitmek de yapılacak hatalardan biridir. Çok şükür aradaki ince nüansı görebilecek ve her ne kadar romantik bir ilişkinin etkisiyle başlasa da süreç hayatın geriye kalan bütün gerekliliklerini de yapmam gerektiğinin farkındaydım. En güzel yanı da parmak uçlarınıza kadar hissettiğiniz o sevgi, dokunduğunuz ve yaptığınız her şeyde sizinle oluyor. E bundan sonra zorluk mu kalır? Engel bir sorun mu teşkil eder? Asla.

Hayatın geriye kalan kısmı dediğim noktalardan birinde askere gitmem gerekiyordu, bedelli de olsa bu konu açıkçası biraz kafamı kurcalıyordu. Emir komuta zincirinin sorgulayan yanımdan dolayı beni çok zorlayacağını düşünüyordum. Bundan daha da kafamı kurcalayan kısım ise 21 gün de olsa sevdiklerimden uzakta olma durumuydu. Telefon aracılığıyla bunu biraz da olsa çözebildim, diğer konu için de askeriyeye girdiğim andan itibaren sorgulamayı bir kenara bırakmam gerektiğini hatırlattım kendime. Hoş tabi yaptım sorgulamaları ama bir sorun olmadı. Aksine askerde sistemin ne kadar güzel işlediğini gördüm. 60 kişi uyandığın koğuştan sonra bölükte 300 kişi, ardından taburda binlerce kişi belirli düzen kuralları dahilinde çok kısa bir sürede bir araya gelebiliyordu. Buna benzer düzenlerin ne kadar net ve devamlı olarak işlediğini fark etmek bana keyif vermişti. Ancak sabahları mıntıka temizliği yaparken gözünün içine baka baka içtiği sigaranın izmaritini yere atan bir diğer askerin sayesinde de sorunun insanların kendinde olduğunu hatırladım. Böyle küçük küçük hatıralarla askerliğimi de geçtiğimiz yıl içerisinde yapmış oldum.

Geçtiğimiz senenin öncesinde okulum ile alakalı olan durumumu hiç kendi adıma sorun etmemiştim. Çünkü zaten yapmak istediklerimi rahatlık ile yapıyor, diplomanın bana getireceği herhangi bir şey olmadığını biliyordum. Kendi yaptığım girişimler, danışmanlık yaptığım işletmelerle çalışma hayatımda atmak istediğim adımları atıyordum. Öyle değilmiş… Geçtiğimiz yılın en güzel derslerinden birisine geldik. Yine bu zamanlarda fark ettim okulu bitirmem gerektiğini. Bu konunun aklımda ince bir sürüncemede olduğunu, ister istemez beni bir şekilde tuttuğunu anladım. Bunu başlamış olan bir işi tamamlamak ya da yapmaktan vazgeçmek olarak düşünebilirsiniz. Ama ben tamamlamalıydım… Çünküsü yok sebepleri bu seferlik bende kalsın. Ancak şu kadarını söyleyebilirim ki, kendinizi ifade etme alanınız henüz oluşmadıysa insanlar sizin geçmişinize ya da sahip olduğunuz sıfatlar, dış görünüşünüz gibi konulara bakarak sizin hakkınızda yargılarda bulunabiliyorlar. Bu durum yine benim için bir tetiklenme anıydı. 8 senedir devam eden eğitimimi tamamlamam gerektiği konusunda artık emindim.

Emin olmak yetmiyordu,  zamana da ihtiyacım vardı. Bütün sınavları ve dersleri bir günde verebilecek potansiyelde olan ben ama her şeyin zamanı var diyen okul sistemi. Herkesin kendince haklı olduğu bir yerde, en haklı kim olur? Ya da orta yol nasıl bulunur? Benim için bunun çözümü anlayıştan geçiyordu. Okul sistemini anlayışla karşılayıp sürecin tadını çıkartarak devam etmeye karar verdim. Benim süreçten tat almaktan kastım kendime yeni hedefler koymak ve o doğrultuda sınırlarımı zorlamaktır. Hayallerimiz ve isteklerimiz doğrultusunda okul sürecine yeni bir hedef ekledim. Hayatımda olan insanın da almak istediği yurt dışı eğitiminin yanına benimkini de koyduk. O dönemde erasmus programı benim için bir seçenek olarak duruyordu ancak ortalamam henüz yetmediği için değerlendiremiyordum. Hala şans vardı! Dedim ya sevgi varsa zorluklar kolay olur, engeller kolayca geçilir diye… Üniversite hayatımda 3 not ortalaması nedir hiç düşünmedim bile ama yeni hedef var, hayaller var, sevgi var öyle vazgeçmek olmaz. Motivasyonu nerede aradığımızla alakalı olan bir durumdu. Motivasyonu en yakınımda, içimde, kalbimde bulmuştum. O dönemi 3’ün üzerinde ortalama ile tamamladım. Geçtiğimiz dönemse bu ortalama 3.8/4 gibi bir duruma geldi. Bahane üretmeye gerek yoktu çünkü, fırsatlar vardı ve kurallarına uygun oynanması gereken bir oyun. Oynadım, sınavları geçtim, hakkı kazandım. Gelecek dönem Almanya’dan satırları yazıyor olacağım.

Her şey harika görünüyor değil mi? Bu arada yazdıklarım kronolojik değil, konulara göre ayrılmış gibi düşünebilirsiniz. Kronolojik yazarsam özel anıları da anlatmam gerekecek o da anıları yaşadığımız insanların rızaları olmadan yapabileceğim bir şey değil ayrıca özel onlar zaten derslere odaklanın, dedikodu peşinde koşmayalım. Hayat bize bütün güzelliklerini sunuyordu ve şükürler olsun hepsinin farkındaydım. Kuantumcuların, pozitif enerjicilerin imreneceği düzeyde ne düşünüyorsam hepsi bir bir gerçek oluyordu. Asıl önemli olan hepsi sevgi, mutluluk ve coşkuyla oluyordu. Ne kadar sorunsuz değil mi?

Değil.

 Hep denir ya hayat biz planlar yaparken olan olayların bütünüdür diye heh tam da öyle deneyimlerim de oldu. Yaklaşık 10 tane birbirinden farklı türde ve büyüklükte iş yaptım.  Bu işlerin bazılarında her şey yolunda giderken bazıları öylesine karışık bir hal aldı ki geriye kalan bütün hayatımı etkilemeye başladı. Eylül ayında yaptığım işin ödemesini Ocak’ta alınca işin rengi çok değişiyor. Eğer sabit bir geliriniz yok ve kendi hayatınızı devam ettirme niyetindeyseniz, üstüne üstlük bu ödemenin basamakları fazlaysa etkisi hayatınızda gerçekten büyük oluyor. Diğer işlerinize yapacağınız yatırımlardan, özel hayatınızda yaptığınız harcamalara ardından bunların psikolojik etkilerine kadar hepsini tek tek derinden etkiliyor. Bu durumu en iyi girişimciler bilirler. Hayatınızın her alanındaki krizi yönetmeniz gerekiyor. Yönetebildim mi? İş ile ilgili maddi süreci evet, diğer konulardaki etkileri biraz karışık.

Her şeyin bu kadar güzel olduğu yerde hayatın dengesi yine kendini gösterecekti. İyi kadar kötü, güzel kadar çirkin de olacaktı elbet. Küçük küçük can sıkıcı şeylere pek takılan bir insan olmadım hayatım boyunca. Ancak geçtiğimiz yılımın tam ortasında beni o bahsettiğim sevgiyle tanıştıran, bütün bu bahsettiğim iyi kilere yolculuğumu başlatan insan ile bir dizi üzücü olay yaşadık. Hepsinin sonunda hayat yolunu benden ayırmayı seçti. Saygıyla karşılanması gereken bir karardı elbette çünkü yine haklı bir taraf ya da suçlu bir taraf yoktu. Yaşanılanların hepsinin bir sebebi olmakla birlikte bugün yine dönüp baktığımda her anı iyi kilerle anmanın keyfi içerisindeyim. Elbette çok üzüldüm, eminim üzüldü. Bulunduğumuz zaman içerisinde böylesine derin bir sevginin, etkileyici bir iletişimin ve her alanda birbirini ileriye taşıyan bir ilişkinin yaşanmış olması en güzel kelimelerle hatırlanmalı. Bu yaşadığımız ilişki benim kendi adıma ilişkiler konusunda sanırım master yapmamı sağladı. Bu konuda çok şey anlatabilirim ancak geçtiğimiz yılın en özel anları ve üzgünüm ki asıl kilit noktaları bu ilişki içerisinde saklı ancak yine özel alanımız olduğundan daha fazla detay veremeyeceğim.


Şöyle düşünerek devam edebiliriz, her şeyi başlatan bir ilişkinin sonu yeniden doğuşumun başlangıcı oluyordu. Ayrılık kararının ardından çoğunuz bilirsiniz o duyguları… Bitmişlik, tükenmişlik, kırgınlık, kızgınlık, umutsuzluk vs. hepsi her anımda yine vardı. Fakat bende bir şeylerin farklı olduğunu hissediyordum. Bahsettiğim sevgi hala benimleydi ve yaşanılan her şeyi görebilmemi sağlıyordu. Hissettiğim her şeyi, anlam yüklediğim bütün duyguları tek tek görebilmekle beraber bunlara sebep olan olayların ardındaki asıl nedenleri de çözümleyebiliyordum.  Bu yüzden hala onu çok iyi anladığımdan eminim. Ayrılık sürecinde kendimi minik bir kampa aldım. Ruh, beden ve zihin odaklı bir çalışma süreciyle birlikte bahsetmiş olduğum ayrıntıları yakalayabilme becerim giderek gelişti.

Bitti mi? Hayır.

Tamam dibe vurduk, bundan daha aşağısı olmaz derken korona karşıma çıkıverdi. Doğada, sokaklarda, denizde, dağda kısacası kapalı ortamların dışında olmayı çok seven benim için farklı bir durum olacaktı evde olmak. Yine burada şanslı olduğumu söylemeliyim, 2015’ten bu yana yaptığım meditasyon en büyük destekçim oldu. Ve yine olanları görebilmemi sağladı. Korona’nın bütün Dünya’ya vermiş olduğu mesaj herkes için kendinize dönün oldu bence. Bunu fark edenler bu süreci hala çok keyifli bir şekilde geçirmekteler. Mutluluğu ya da huzuru herhangi bir kahvecide oturmak sananlarsa hala söylenmekte ve ilk fırsatta kalabalıklara karışarak virüsün yayılmasına destek olmaktalar. Evde oturmaktan yakınıp, evde oturmaya sebep olan şeyin yayılmasına destek olmak da nasıl bir saçmalık silsilesidir anlamıyorum.

Ayrılığın, koronanın etkisiyle büyük bir değişimin içine girdiğimin farkındaydım. Ancak yine her şey biraz karışık geliyordu. Süreci sadeleştirmek ve üzerimdeki gereksiz yükleri atmam gerekiyordu. Pandemi dönemiyle birlikte ailemin yanına döndüm. Bu 8 senedir yalnız yaşayan bir adam olarak farklı bir zorluk olacaktı. Çünkü alıştığınız bir yaşam tarzının ardından aynı evin içerisinde saygı duyulması gereken ortak bir düzen mevcut. Bu benim hayatımın değişmesi demek değildi sadece aynı zaman da yine aynı süredir bensiz evde yaşayan ailemin de yaşam şeklinin etkilenmesiydi. Elbette inişli çıkışlı dönemler oluyor ancak çözülemeyecek bir durum yok. O yüzden aynı şeyi yaşayanlar varsa ki elbette vardır, boşa söylenmesin.

Nisan ayından bu yana gelirken yaşadıklarımın birçoğunu #ozanlayolda yazı serimde sizlerle paylaşıyorum. Bugünlerde 3. Ayı tamamlıyoruz. Ve hatırlıyorsunuzdur her ayın sonunda bir ay değerlendirmesi yaparım, bu sefer ki yıl değerlendirmesi oldu biraz. Bu satırları yazmak benim için şu an çok rahat görünse de yaşamak pek kolay değildi. Anlatmadığım çok şey var elbette ancak genel hatlarıyla nelerin kritik değişimlere sebep olduğunu anlatmak istedim. Bütün bu yolculukta önce kendimi hatırlamam gerekiyordu ve aslında şimdi dönüp bakınca daha net görebiliyorum her şeyi. Bir hayatın kahramanı olmak, bir insanın sırtını yaslayabileceği insan olmak, bir değişimin lideri olmak, bir girişimin kurucusu olmak… Hepsi bugün yine kendini bilmek ile mümkün.

Hayatlarımızda elbette sorunlar yaşıyoruz, canımız sıkılıyor, moralimiz bozuluyor, canımız hiç ummadığımız yerleden ummadığımız derecelerde yanıyor. İnsanların öldürüldüğü, çocukların üzüldüğü, hayvanların işkenceler gördüğü, anlayışımızın yetmediği ve nice kötü diyebileceğimiz durumun ortasında olmak anlayabiliyorum çok zor geliyor. Vazgeçecek miyiz? Kendi adıma asla. Geçtiğimiz yıl düştüm, tökezledim, süründüm, ağladım, sinirlendim… Yine geri kalktım. Kalkarken yaptıklarım vardı, yanımda olanlar vardı, bunlara sebep olanlar vardı, karşımda duranlar vardı, tekrar düşürmeye çalışanlar vardı… E yani? Kalktım. Hayallerim var, istediklerim var, hala sevdiklerim ve beni sevenler var. Hepsine yeniden binlerce kez teşekkür ediyorum. Ve şükürler olsun ki bugün bu satırları keyifle yazabiliyorum. Son bir yılın hikayesinin baş kahramanları var, onlar kendilerini çok iyi biliyorlar. Onlara özellikle çok teşekkür ederim.  Bugün geldiğimiz yerde hepimiz, istisnasız bir şekilde iyi ki doğmuşuz! Herkese iyi gelmek zorunda değiliz elbet ama unutmayın ki sizden ilham alan, güç bulan, sevginizi hisseden birileri mutlaka vardır. Yeter ki anlayın, anlayışla karşılayın. Sorun dediğimiz çoğu şey aslında bize ait şeyler değiller. Bin yıllardır edinilen deneyimlerin kodlamalarıyla değişen bakış açımızın bize sunduklarını kendinizinmiş gibi alıgılamayın. Herkes bir birey olarak, kendi tahmin ettiğinden ve insanların hakkında düşündüğünden çok daha ötesi. Kendinizin farkında olun, size değer verenlerin farkında olun, hayatta sahip olduklarınızın farkında olun. Yıllar önce bir falcı 27 yaşımdan sonrasının çok farklı olacağını söylemişti, bir ironi olarak 27 yaşımda büyük değişimlerden geçtim. Şimdi yeniden kendi adıma yeni bir yıla başladım ve her şeyden suyunu çıkartana dek keyif alma vaktidir.

Sevgiye inanın. Olur!

İyi ki doğdum!

Visit Us On YoutubeVisit Us On LinkedinVisit Us On Twitter