22.08 ve Hafta Sonu Notları / #ozanlayolda

R.I.P Kobe & Gigi

Öyle bir garip bir hafta sonu oldu ki nereden değerlendirsem ben de şaşırdım. İki gün boyunca yazdığım notları birleştireceğim çünkü yine teknolojiden uzaklaşmayı seçtim çokça. Cuma günü yaşadığım sakatlık ertesi günlerin anlam ve önemiyle birleşince içimi bir karışıklık kapladı haliyle. Yıllar sonra böyle bir zamanda sakatlığımın aynı yerden nüksetmesi de çok manidar oldu gerçekten. Yani öyle ki “Brucia la Terra”dan şu an “What a Wonderful World”e gelen bir süreç oldu. Bakalım neler yazmışız.

Yıllar önce dizlerimden ameliyat oluşumu, danıştığım insan psikolojik olarak şöyle açıklamıştı; diz çökmediğin için bir yerden sonra üzerindekileri kaldıramadın. O an hayatımın en tatlı aydınlanmalarından birini yaşamıştım. 20li yaşlarımın başında sanırım çok şey vardı üzerimde ve o üzerimdekileri kaldırabilecek güçte değildim. Hoş ilk sakatlığı yaşadığımda basketbol sahasından uzakta kalmak çok daha fazla acı vermişti. 

Üzerindekileri kaldırabilecek güçte olmak…

İki dizimden de menisküs ameliyatı olunca diz konusunda baya bilgiye sahibim diyebilirim. Menisküs yırtıkları genelde iki sebep üzerinden gerçekleşiyor. Ya zamanla aşınma ya da darbeye bağlı yırtıklar, benimkisi zamanla olan türdendi. Bunların olmaması için bacak antrenmanları ve özellikle üst bacak bölümünün güçlendirilmesi gerekiyor. O dönem oynadığım takım ya da oynadığım yerlerde hiç böyle bilgilere sahip değilim tabii, son noktaya gelince kontrol için gittiğim doktorun; sen bu dizlere naptın? demesiyle anladım durumun ciddiyetini.

Bu ameliyatın o dönem ve sonrasında benim için çok farklı anlamları oldu. Zaten insan zihni de tam olarak böyle çalışıyor. Geçmişte yaşadığınız olayları zaman içerisinde farklı yorumlayabiliyorsunuz. Hatta şöyle bir bilimsel çalışma da var; belli bir yerden sonra hatırladıklarınız gerçek olay ile alakası olmayan şeyler oluyor. Zihin yaptığı yorumlarla gerçek olayın üstüne ekleyerek, farklı şekillerde detaylandırarak konuyu bambaşka yere getiriyor. Bi dur da asıl konuya dönelim.

İlk başlarda sahadan ayrılan ben ameliyattan sonra 11 gün yattığım yerden pek kalkamadım. Hayatımın en zor dönemlerinden birisiydi diyebilirim. Beni yakından tanıyanlar bilirler; spor yapmayı, hareketli bir yapım olduğumu ya da en basit haliyle yürümeyi nasıl sevdiğimi… Böyle bir karakterin evde, aynı koltukta 11 gün boyunca yaşaması pek kolay gelmemişti. Burası zaten başlı başına sahip olduklarımın kıymetini bilmem için büyük bir hatırlatmaydı. Bununla da bitmedi…

Ayağa kalktığımda, çok net hatırlıyorum yürümeyi yeniden öğreniyor gibiydim. Adımlarını ilk defa atan bir çocuğun heyecanı, her an düşmenin korkusu ve biraz genç yaşta bir adamın bulunduğu durumun utangaçlığı vardı üzerimde. Bunlar sorun değildi elbette çünkü yeniden başlıyor olmanın heyecanı zaten ağır basıyordu. Asıl zorlayıcı süreç bundan sonra başlayacaktı. Doktorumun, ki kendisi Fenerbahçe’nin bir dönem takım doktoruydu, ısrarla yürü ya da koş demesine rağmen yeni doğmuş bir yavru ceylan edasıyla ayakta titriyordum. Uzun terapiler ve çalışmalar sonucunda yürümeye ardından da düz koşu yapabilmeye başladım. Ve ansızın anladım ki; zıplamaktan korkuyordum.

9 yaşından beri basketbol topu elimdeydi ve en verimli olabileceğim dönemde ben zıplama becerimi kaybetmiştim. Bu ciddi bir durumdu. O korkuyu fark ettiğimdeki halimi hatırlıyorum, basketbol sahasının kenarında düz koşu yaparken potaya sadece uzaktan bakabildiğimi gördüm. Sanki beynim beni zincirlere vurmuş gibiydi. Ameliyat öncesi veya öncesi fiziksel olarak çektiğim acının çok daha ötesinde bir şeydi bu. Nasıl çözülecekti?

Sahaya girip, topu elime alıp potaya uzun uzun bakıp geri döndüğüm ya da antrenaman veya maç yapanları uzaktan izlediğim o kadar çok an oldu ki her birinde içimde kendimle bir savaş veriyordum. O dönem at binmeye başlamıştım, doktorum dikkatli olmam halinde iyi gelebileceğini de söylemişti. Bir gün at binmek ile alakalı da bir şeyler yazabilirim, onun da anlamı çok farklı çünkü. Bir gün arkadaşlarımla oturduğumuz sırada onlar basketbol maçı planı yapıyorlardı. Maceraya çağrı olan o cümle geldi; Ozan sen de gelsene! İlk başlarda yine o korkuyla çok çekindim ama bir yandan da içimden bir ses artık bir şeylerin değişmesi gerekiyor diye bağırıyordu. “Tamam ama oynayabiliyor muyum hatırlamıyorum” dememe karşı onlar “Olsun sen koş yeter” dediler. Maç günü sahaya ilk girdiğimde yine korktuğumu ama bir pozisyon sırasında basketbola karşı tutkumun ve maçtaki hırsımın yeniden canlandığını fark ettim. Ondan sonra oyunun akışına kendimi bırakmışım ki çoğu şeyi hatırlamıyorum sadece maç sonu şöyle bir yorum ile anladım zincirlerin kırıldığını; Oynamayı hatırlamıyorum diyene bak. Elbette uzun süre sonra, bu anlattıklarımın hepsi aylar ve yıllar sürüyor, topu elime aldığımda doğru düzgün ne sürebildim ne de şut atabildim. Hepsinden önemlisi yeniden zıplamaya başlamıştım.

Profesyonel olarak bir daha sahaya çıkmasam da basketbolu hep oynamaya devam ettim. Giderek iyileştiğimi, dizlerimin arada bir sorun yaratsalar da çok daha iyi durumda olduğunu hissediyordum ama her şeye rağmen yine de dikkatli olmalıydım çünkü bir sonraki sakatlık daha ileri düzeyde olabilirdi. Bütün bunlara dikkat ederek yine yılları geçirdim, yaptığım tek şey vardı kendimi oyuna hazır halde tutmak ve oyun sırasında dikkat etmek.  Bu da Cuma gününe kadar sürdü… Maçta yapabileceğim en büyük hatalardan birisini yaptım. Sürekli dikkat ettiğim şey maça odaklanmaktı ama bu sefer orayı kaçırdım. Aklımın maçta değil de ertesi günde olduğunu çok iyi hatırlıyorum ve o sırada olan bir pozisyona karşı yaptığım hareket sol dizimde garip bir ağrıya neden oldu , maçı bıraktım.


Nasıl ama hüzünlü değil mi? Elbette. Ağlamak istediğimi hatırlıyorum. Bedenimdekiler, aklımdakiler ve kalbimdekiler birleşerek acıyı bambaşka bir seviyeye çıkarttılar. Ne olacaktı şimdi? Her şey yeniden canlandı. Bütün hafta sonu boyunca dizimi dinlendirerek ve buz tedavisiyle ağrıyı geçirmeye çalıştım. Ne aklımdakiler ne de kalbimdekiler durmuyordu ama… Dizime her izlediğimde, her ayağa kalkıp topalladığımda yıllardır olan her şey, önceki sakatlık dönemim sonraki yıllarda yaşadıklarım hepsi bir bir aklımdan geçip canımı dizimden daha çok yakıyordu.  Bu yüzden telefondan, bilgisayardan, televizyondan kısacası bütün teknolojik aletlerden uzaklaştım. Yeniden kendimi dinlemeliydim.

Dün akşam bir şeyi fark ettiğim bir an oldu. Diz çökmeyi öğrenmiştim. Olanı olduğu gibi kabul etmeyi, yaşanılanları kabullenmeyi öğrenmiştim. Bütün hafta sonu bir yanım hala aksak diye söylenirken şimdi hatırladım dedim asıl konuyu. Bazen yapacak bir şey yoktur ve kabullenmen gerekir. Kabul etmen gerekiyor ki maç sırasında aklın başka yerde olmasın. Aklın başka yerde olmasın ki tekrar sakatlanmayasın.

Diz çökmek konusunu arkadaşlarımla konuşuruz ve burada ayırt etmemiz gereken bir nokta var. O da diz çökmenin boyun eğmek ile aynı şey olmadığı. Diz çöküp bekleyebilirsin, kabullenip yeni bir yol arayabilirsin ama boyun eğmek öyle değildir. Boyun eğmek bir vazgeçiştir. Kabullenmekten ötede bütün umutların tükendiği bir andır. Durum kesinlikle böyle bir şey değildi. Değişmesi gereken şeyler değişiyordu ve süreç ister istemez sancılıydı.

Anlattıklarıma dair bir noktada hikayenin bir kısmı eksik gelebilir, o zaten tamamlanması gerektiği şekilde tamamlanacak. Ama dersler sizler için de çok net. İlk sakatlığın mesajı olan kaldıramayacağın yüklerin altına girme hala kendime hatırlattığım bir şeydir. Bu yüzden kendimi her alanda güçlendirmeye devam ederim. Ameliyat sonrası yaşadıklarım “doğru” pratiğin istediğim noktaya beni nasıl getirdiğinin resmidir. Maç sırasında yeniden zıplayabiliyor olmam tamamen kendimi akışa bırakarak o anın enerjisiyle zincirleri nasıl kırdığımın kanıtıdır. Kabullenmek bir boyun eğmek değil de aksine daha yükseğe sıçramak için diz çöktüğümün işaretidir. Yıllar sonra hatırladığım en güzel ders ise, aklın da kalbin de bedenin de bir olmadıktan sonra bir yanın hep aksak.

Anlamlarla dolu bir hafta sonuydu. Cuma yaşadıklarım, Cumartesinin 1 yıl öncesi, Pazar gününün Kobe’nin doğum günü olması. Dersler çok net. Almayı bilmezsek her defasında daha sert bir tokat ile hayat bize bunu gösterebiliyor. O yüzden şimdi, şu an ve burada sahip olduklarınızın ve sevdiklerinizin kıymetini bilin…