Doğu-Batı Arası Bir Yol / #ozanlayolda 83.Gün

by Jean Honore Fragonard

Yazılara geri döndük ama öylesine inişli çıkışlı bir dönem oluyor ki neye odaklansam da derinlemesine onu yazsam bazen bilemiyorum. Daha dün yeterince rahatsız edici konulardan bahsederken bugün sabah ise köpeğe tecavüz haberi ile uyandım. Yani buradaki ruh halini anlatmak için çok kibar kelimeler seçmeyebilirim o yüzden hiç girmeyeceğim. Bakın her ne olursa olsun ısrarla diyorum ki; benim hala umudum var! Bu umudu dayandırdığım farklı temeller ve nedenler var. Kendimce hayallerim ve bu yolda yapmak istediklerim var. Eminim hepimizin vardır ve eğer öyleyse bunlara takılıp vazgeçmeyi mi seçeceksiniz yoksa sahnede oynanan oyunu değiştirmeyi mi?

Batı’nın bilimi…

İnsanın hayatı anlamlandırma macerasında varoluşundaki kanıtları araması, refah ve mutluluk seviyesini yükseltmek istemesi ya da uzun aynı zamanda da ölümsüzlük noktasına gelme dürtüsü soru işaretinin insanın kafasına ilk girdiği andan bu yana bilimsel çalışmaları tetikliyor. Yüzyıllardan daha da uzun bir süredir bir kartopu gibi büyüdükçe büyüme hızı artan çalışmalar her yeni adımında bize yok artık dedirtmekle beraber bir sonraki adım için de yeni bir teşvik noktası oluşturuyor.

Bu çalışmaların sonuçlarını gündelik hayatlarımızda giderek daha fazla yaşar olduk. Yaşar olduk diyorum çünkü direkt olarak bu sonuçlar insan yaşamına bağlı bir şekilde varlığını sürdürüyor. İnsanlığın kullanımına sunulmayan çok ileri bir teknoloji var teorisini bir kenara bırakırsak zaten şu anda da kullanılmakta olan çok ileri bir teknoloji var. Söz konusu sadece teknoloji de değil, burada düşünmemiz gereken nokta aslında bilimin kendisi.  Tıp alanındaki çalışmalardan cebimizde duran birçoğumuzdan daha akıllı olduğunu düşündüğüm aletlere kadar, Elon Musk’ın Neuralink’ini  de ayrıca hatırlatalım, hepsi bir parçamız olmuş durumda.

Müthiş! Harika! Fevkalade!

Gelişen teknolojinin veya ilerleyen bilimin sunduğu çözümlerden rahatsız olan var mı? Sanmıyorum. Sonuçta hiçbirimiz aramak istediğimiz insana bu kadar rahat ulaşabilmeyi ya da kanserin teşhiş süreçlerinin giderek kolaylaştığından erken tanının daha da mümkün olması gibi durumları beğenmemezlik yapmayız değil mi? E mükemmel, daha da güzel olacak eminim.

Her yerde gördüğümüz “fütüristler” gibi size körce teknoloji övücülüğü yapmayacağım kusura bakmayın. Bunca gelişimin iyi olduğu kadar hayatımızda kötü etkileri de var. Bir tık sorgulamak gerekiyor bence bazı şeyleri.  Nasıl mı? Yine örnekler üzerinden gidelim… Aramayı isteyip hemen arayabildiğimiz insana ulaşabilmemizi sağlayan cep telefonlarımızın aralarındaki bağlantıyı kuran operatörlerin baz istasyonları,  işlerimizi daha çabuk halletmemizi sağlayan hatta şu anda da karşısında olduğum ekranlar, yemekleri hızlıca ısıtıp ya da pişirip önümüze gelmesini sağlayan mikrodalga fırınlar… Bakın bunlar en basit örnekleriyle hayatımıza en yakından etki eden aletler, peki sorun nerede? Az önce saydığım bütün aletlerin bize üzücü olarak yansıması radyasyon. Radyasyonun etkilerinin insan bedeninde yarattığı sonuçları bilmeyeniniz yoktur sanırım? Çernobil? En net sonuçlarından birisi olan kanser. E bir önceki paragrafta kanseri çabuk teşhis edebiliyorduk? Pekii kanser vakaları neden bu kadar arttı? Umarım aradaki bağlantıyı kurabiliyorsunuzdur aksi takdirde zaten buraya kadar boşa zaman geçirdiniz demektir.

Gelişen teknolojinin hayatlarımızdaki etkilerini sadece fizyolojik olarak yorumlamak çok yanlış. İnternet devrimi ile başlayan sürecin sosyal medya ağları ile evrildiği yerde bu etkinin psikolojik sonuçları da o kadar net görülmeye başlandı ki, kendi etrafımda gördüğüm insanların hayatlarındaki değişimlere şahit oldukça şaşırıyorum. Sevdiklerimize çabuk ulaşabilme imkanı sunan iletişim teknolojileri aynı zamanda bizi onların hayatları üzerinde bir kontrol manyağı yaptı.  Örnek aldığımız ya da ilgi duyduğumuz insanların hayatlarını sosyal medya profilleri aracılığıyla daha yakından takip edebildiğimiz için sadece takip eder olduk. Hatta bu aşamadan sonra hedeflere gitmek için çalışmayı bırakıp sadece takip ettiğimizi unutup, şu an onlar gibi olamayan hayatlarımızdan dolayı kendimize dair olumsuz yargılarda bulunmaya başladık. Merhaba depresyon! Tanışmak istediğimiz kadın ya da erkeklerle yüz yüze konuşmayı unuttuk hatta bir de yolladığımız mesajlara cevap vermeyince daha da kötülerini yollamaya başladık. Sokaklarda, parklarda, spor sahalarında büyüyen çocukların “ay ne güzel sakin sakin izliyor işte” diyip ellerine verilen telefon ya da tabletlerle yetişkinlere özel içeriklere erişip kişiliklerinde yanlış bir gelişim tetiklenmesine sebep olduk. Nasıl ama?

Doğu’nun bilgeliği…

İnsanın hayatı değil de kendini anlamlandırma, kendini tanıma ve bilme yolculuğu da onu farklı çalışmalara itti. Dinler, ibadet türleri, meditasyon, zen felsefesi, yoga, Do’lar her adımında insanın dönüp kendisine bakmasını ve keşfetmesini sağladı. Bu yolculukta kendini anlayan insan, kendinde bulduklarını yine farklı şekillerde yorumladı. Kimisi kendini Tanrı gibi hissederken kimisi de evrende kendini bir hiç olarak tanımladı. Hala da bu derinlemesine yolculuk bireysel düzeyde başlayıp, toplumsal etkilerle devam etmekte.

Bu yolculuğun bir parçası olan Yin-Yang bilirsiniz, bilmeseniz de mutlaka görmüşsünüzdür. Bir daire, yarısı siyah, yarısı beyaz, beyazın içinde siyah daire, siyahın içinde beyaz daire… Zihinlerde canlandı değil mi? Bu işaret ortaya çıkışıyla farklı anlamlar taşırken yine herkes ona baktığında farklı yorumlamalarda bulundu. E zaten önceki yazılarda da dememiş miydik hayat bizim için ne anlam yüklediğimizle alakalı diye…

Şimdi Yin-Yang’ın bana hatırlattığı anlamlardan birisinden bahsedeceğim. Yıllardır zihnimize kazınan siyah kötü, beyaz iyidir kodlarıyla yorumlamamıza devam edelim. Hoş bunu her aklıma getirdiğimde siyah giyen bütün damatların kötü olduğu aklıma geliyor, gülüyor geçiyorum. Yin, yani siyah olan kısım… Yeryüzü,  karanlık, kış. Yang, yani beyaz olan kısım… Gökyüzü, aydınlık, yaz. Ve ikisinin birleşimi olan evren yani şeklin ta kendisi. Burada bir tık daha ileri gittiğimizde iki tarafın da kendi içerisinde zıt renkleri barındırdığını görüyoruz. Siyahın içinde beyaz, beyazın içinde siyah. Burada zihinlerde ne canlanıyor? Hiç size bırakmadan ben söyleyeyim. Her iyinin içinde bir kötü, her kötünün içinde bir iyi vardır. Her karanlığı anlayabilmek için bir aydınlığa mutlaka ihtiyaç vardır, her aydınlıkta ise gölgeler mutlaka oluşmaktadır.

Hayatımızda her an yeniden bir deneyim yaşıyor, yeni bir şeylerle karşılaşıyoruz. Harika ve mutluluk verici şeyler olurken, elbette canımızı sıkan ve üzücü durumlar da oluyor. İçimizde iyiliği hissederken yeri geldiğinde kötülüğü de hissediyoruz.  Teknolojinin olumlu etkileri varken, olumsuzları da oluyor. Bizim için burada Yin ve Yang’ın da, bütün gelişmelerin de verdiği mesaj açıkça ortada. Hangi tarafta durmayı seçiyoruz? Siyahta mı beyazda mı? Yaşanılan olaylarda sadece siyahı mı görüyoruz yoksa beyazı mı? Gelişmelerin, olayların ya da insanların bize kötü olarak yansıdığı noktada içindeki beyazı görebiliyor muyuz? Tepki verirken, ben beyaz bir insanım dememize rağmen içimizdeki siyahlıkla mı tepki veriyoruz?

Sahi sen nerede durmayı seçiyorsun?