İyi ki Varsın! / #ozanlayolda 18.07.2021

by Pascal Campion

Sonsuzluğun ortasında bir gezegen, gezegenin içinde milyarlarca insan, insanların içinde sonsuz hikaye. Hikayelerin arasındaysa sen, ben, biz… Kendi hikayelerimizin içinde ben, başkası için sen, bambaşkası için o. Hayatlarımızda yine sen, ben, biz… Kendi hayatımda ben, senin hayatında sen, hayatlarımız arasında biz. Farklı insanlarda farklı yollar, farklı insanlarda aynı yollar. Farklı yollarda aynı insanlar, aynı yollarda farklı insanlar. Yolların kesiştiği yerde yaşıyor bütün hayatlar, yazılıyor bütün hikayeler, var olabiliyor bütün insanlar. Aynı ana, yola, hikayeye ortak insanlar.  Hayat dediğimiz anlarda an’lıyor insanlar. İnsan, hikaye, hayat ve bütün yaşam… İyi ki varsın!

Bir gün birisi doğdu bir yerde, hem de hiç bilmediği bir yerde. Karanlığın içerisindeyken anlatılsaydı anlamayacaktı Dünya’ya geldiğinde görebileceklerini, ya koşarak gelecekti ya da kalmayı isteyecekti olduğu yerde. Kimse bilmedi neden geldiğini, kim olarak geldiğini, ne olacağını ya da niye olacağını. Bilseydi olur muydu hiç heyecanı? Tat verir miydi bunca hikaye? Ya da yaşandığında acılar zaten belliydi diyip geçebilecek miydi? Kimdi doğdun yerde, kim oldu olduğun yerde, ben olabileceği yer nerede?

Bir gün başka birisi doğdu başka bir yerde, hem de yine hiç bilmediği bir yerde. Her şey yolunda mıydı doğduğun yerde, her şey hep harika mı olacak olduğun yerde? O da bilmedi neden geldiğini, kim olarak geldiğini, neyini ya da nasıllarını… Bütün sorularını cevaplasaydı heyecandan içi kıpırdayacak mıydı her yerde? Her düştüğünde bu zaten cevaptı diyip yeniden ayağa kalkabilecek miydi? Sahi kimdi doğdu yerde, kim olabildi olduğu yerde, ben diyeceği yer nerede? Bir gün başka birisi doğdu bambaşka bir yerde. Sonra bir başkası daha, biri daha, biri daha… Her gün, her yerde, her anda doğdu insan. Başladı yaşamlar, yazılıyordu yeni hikayeler. Kimse bilmiyordu neden ve nerede başladığını hatta kimse bilemeyecekti nasıl ve nerede olacağını. Bir yol vardı yürünmesi gereken adına da yaşam denilen, o yolun kendisiydi hayat denilen. Gerçek olacak mıydı peki her istenilen?

Olmasa da devam edecekti olsa da devam edecekti, olduğunda ise bambaşka devam edecekti. Vardı elbet hepsinin birer sebebi, nedeni, amacı. Peki görebilecek miydi insan derslerini, anlarını, anlamlarını? Yaşamın tam ortasında anlayabilecek miydi kendinin yaşadığını? Yaşamak öyle kolay mıydı geldiğin yerde, yönünü bulabilecek miydi hiç bilmediği yerde? Neydi bunun sırrı? Yürümenin, koşmanın, konuşmanın, anın ve anlamanın? Var mıydı bütün soruları cevaplayacak bir lambanın mavi cini, olanları değişterebilecek bir sihirli değnek, bütün kapıları açacak bir anahtar, bütün şifreleri çözecek bir kod? Ne zaman görecekti insan kendini, kendiyle olanı, kendinden olanı?

Yolculuklar başladı, milyarlarca insan milyarlarca adım attı. Yollarında yürüyordu hepsi, ya bildikleri ya bildiklerini sandıkları ya da hiç bilmedikleri. Hepsi kendince haklıydı, hepsi kendince doğruydu, hepsi kendince en zorunu yaşıyordu. Peki ya kendi kimdi? Neden o yoldaydı? Neyi istiyordu? Olsun en haklı, doğru, zoru yaşayan elbette isterdi en güzelini, iyisini, mantıklısını. Ona göre yolların yolu kendisininkiydi zaten bundan başka da bir yol yoktu. Peki yol muydu, yolcu muydu, yolculuk muydu?

Unuttu mu insan? Değişti mi, başkalaştı mı yoksa zaten hiç buraya gelmemiş miydi? Ne geldiği karanlık yere göre renkliydi burası ne de tat veriyordu yaşadıkları. İçi sıkıldı, daraldı, gerildi, sinirlendi. Yetmedi bunlar tökezlemeler başladı, dallar kırıldı, canlar yandı, başlar ağrıdı. Bu yol niye böyleydi? Hep kendini bulacaktı ya da hep kendinin başına mı gelecekti? Neredeydi adalet? Güçlü olan ayakta kalacaktı tamam da güç neydi? Kaslı bacakları mı hayatta tutacaktı onu, kıvrak zekası mı, inandıkları mı yoksa sevgi dolu yüreği mi?

Kaybolmuştu insan. Ne geldiği yeri hatırlıyordu, ne olduğu yeri görebiliyordu ne de gideceği yere dair bir fikri vardı. Ne zaman kalkardı ki bu sis, açılırdı bu perde, aydınlanırdı hayat? Zor geliyordu adımların getirdikleri her adımda kendi üstüne basarcasına. Azalmıştı cesareti, tükeniyordu her adımda kendini taşıması gereken ayakları. Ne zaman dinerdi içindeki fırtınalar, ne zaman susacaktı beynini yiyip bitiren o sesler? Düşecek miydi içine ferahlığın taneleri?

Sevdi insan. Siyah beyaz tablosuna hayatının renkler gelmeye başladı. Yeşerdi tüm ağaçlar, rengarenk oldu gökyüzü, anlamlandı bütün hayat. Coşku doldu bütün hayatın her anı, huzurluydu artık bütün deniz kıyıları. Karanlığı getiren gün batımı artık romantik bir andan ibaretti, geceleri çıkan yıldızlarsa dileklerin yoldaşıydı. Ne başladığı yer, ne gideceği yer kurcalıyordu aklını, görebiliyordu anındaki tüm anlamları.

Anladı insan. Ne kendi yoluydu sadece, ne de kendiydi sadece kendi yolunda. Kesişti yollar defalarca, başlattı yepyeni hikayeleri. Bir gün doğan birisi, dokundu bir diğer gün doğan birisinin hayatına. Kimi harika dedi bu dokunuşa, değişti hayatım diye çığlık çığlığa gezdi; kimiyse, çığlıkların arasında kaybolup gitti. Vardı hep bir anlamı. Kimi anneydi, kimi baba, kimi kardeş, kimi arkadaş, kimi sevgili, kimi patron, kimi öğretmen, kimi yoldan geçen. Geldi diğer yerde ve zamanda doğan, diğerinin hayatına diğer bir şekilde. Bazen anladı, bazen anlattı bazen de anlaştı.

Minnet duydu insan. Olana, gelene, gidene, yaşanana, yaşanmayana ya da hiç olmayana… Yollar kesişirken ayrılıyordu bir yandan bazıları da. Yine de sevgiyle anladı insan yaşanılan her anın kutsallığını, her gülümsemenin değerini, her dersin anlamını. Belki söylenecek çok şeyi vardı, yarım kalmış gibi hissettiriyordu hikayeler, henüz bitmemişti bu bestenin notaları ama şükretti içindekilerin hepsine. Ve halen bilmiyordu nereden geldiğini, nereye gideceğini ama düşünmüyordu çünkü diyebiliyordu ben buradayım diye ayaklarını yere basıp, göğsünün gururla gererek. Anlamıştı yolların kendine döndüğünü ve içinden geçti yollarla birlikte kendinin.

Bir gün bir yerde doğdu insan. Hepsinden ötede hep hatırlanan, bu satırları okumuş olan; İyi ki varsın hep olacak insan!